Perihan İlbaş Tutucu
İnsan olmak
İnsan olmanın temel taşlarını oluşturan, erdemin mevcudiyet sebebi olan, en güzel hasletleri biriktirdiği gönül torbasını alarak sokak kapısından çıktı insanoğlu. Her bir hücresinin el verip taşıdığı bu torbada neler yoktu ki? Bakalım gün nihayete erene dek hangi kıymetli taşlar çıkacaktı bu torbadan ve her çıkan taş tekrar girip yerine oturduğunda mânâsına mânâ katacak, sökülmesi imkânsız hale gelecekti?
Hâlık’ın en güzel fıtrat üzere yarattığı ve Eşref-i Mahlûkat’la onurlandırdığı insanoğlunun, bu onura layık olabilmek için, hayatının her anında sırtından indirmemesi gereken torbaydı bu belki de. Kimine göre yüreği ve gönlü hafifletirken birikenleri, kimine göre de ağır bir yüktü taşıması en zor olan.
Sokakta ilerlerken insanoğlu, adımını her attığında “şükür” çıktı bu torbadan en evvelce. Şükretti yaradanına nefes alabildiği, görebildiği, hissedebildiği için O’nun kâinattaki tecellisini. Birkaç insanla karşılaştı yürürken. Selamını esirgemedi onlardan yüzünde gülümsemesiyle. O farkında değildi belki ama sabırsızlanıyordu torbadaki kıymetli taşlar dışarıya çıkmak için. Az önce verdiği her selamında “sevgisi” çıktı bu torbadan ve artarak girdi tekrar içeriye. Biraz ilerledi ve koca bir çuvalı dükkanına taşımaya çalışan birine şahit oldu. Tuttu bir ucundan çuvalın, koydular yerine beraberce. “Yardımlaşmanın” küçük bir temsiliydi belki ama yetti insanlığın temeline bir taş daha koymaya.
Gün ilerliyor ve hayat devam ediyordu bütün acımasızlığına inat. Köşeye oturmuş, üstü başı per perişan halde bir meczup gördü insanoğlu. Onun içinde bulunduğu bu durumunun sebebini sorgulamayıp yoluna devam eden diğer insanoğulları gibi olmadı, olamadı. İzin vermedi torbadaki “merhamet” taşı buna. Dayanamadı, en yakın fırından bir ekmek alıp geldi tekrar meczubun yanına. Uzattı ekmeği gözlerine bakarak. Teşekkür edemedi belki meczup insanoğluna ama hissettirdi taa içinde minnettarlığını ona. Bu da yetti gönlünün huzur bulmasına insanoğlunun. Görevini tamamlayan merhamet de girdi tekrar torbadaki yerine. Zaman ilerledikçe çıktılar birer birer torbadan kıymetli taşlar. “Hoşgörü” çıktı mesela, borcunu ödeyemeyeceğini, biraz daha bekleyebilmek için utana sıkıla müsaade isteyen ahbabına karşı. “Sabır” çıktı bir ara patronunun olur olmaz bağırmalarına kalkan gibi. Sonra “dostluk” taşı çıktı torbadan, başına gelenlerden dolayı zor durumda olan dostuna, düşene bir tekme daha atan diğer insanoğullarının aksine, derdini derdi bilip gönlünde taşımaya devam ederek. “Cömertlik”, “tevazu”, “şefkat” çıktı günün ilerleyen zamanlarında. Görevlerini en mükemmel şekilde yerine getirerek girdiler tekrar torbaya ve yerleştiler insanlığın temelindeki kendilerine ayrılmış olan mekanlarına. Peki neydi tüm bunları yapmada sebep? Hani zordu bu torbayı taşımak? Bu yükü kolay kılan ve hafifleten neydi? Rabbinin rızası ve gönlünün huzur bulmasıydı. İnsan olmanın gereğiydi çünkü bu anlamlı yükü taşımak. Yüce Allah’ın, her biri deryalardan daha engin isimlerinin, bir katre de olsa insandaki tezahürünün hayat bulmasıydı bu yükü anlamlı kılan.
Günün sonunda, torbasından her gün yeni bir afet çıkarıp ziyadesiyle tekrar yükleyenler için Rabbinin Rahman ve Rahîm isimlerini hatırlayarak ve onlar için duasını tekrarlayarak döndü evine insanoğlu…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.