Tarık Yılmaz
Kış gibi…
Yeşiltepe Mahallesi – Akdağmadeni.
Bilmem yıl kaç?
Soğuğun boyumdan büyük olduğu dönem. Ne sebepten böyle bir şeye kalkıştım bilmiyorum ama bir iz üzerinden çarşıya inip çıkmam bir oldu dersem inanmayın.
İndim inmesine ama çıkmak ne mümkün. Soğuk, ellerimi ve yüzümü kırmızıya boyarken ayaklarımın neredeyse bedenimden ayrılmasına neden oldu.
Titremekten ve kendimi sıkmaktan artık mecalim kalmamış durumdayım. Nedense soğukta insan acıkır bir anda çocukluk hali ben de öyleyim.
Burnumu çeke çeke ağlamaklı bakışlarla eve ulaşıyorum. Kafamdaki plan eve gider gitmez ayaklarımı sıcak suyun içine sokup bir anda sıcağın o rahatlatıcı yüzü ile karşılaşmak.
Böylesi bir durumun aslında mümkün olmayacak kadar tehlikeli olduğunu annem söyleyince çaresiz kendi kendine ısınmasını bekledim.
O anları anlatmaya, anlatırken yaşamaya çalışsam da inanın soğuğun ve üşümenin tarifini yapmak hele hele çocukça duyguların tekrarını dile getirmek çok zor.
Nerede o içi yünlü, tabanı kaymaz, markalı, bodelli botlar. Siyah, kırmızı ve mavi renklerden oluşan naylon çizme bulursan ne ala. Bir de içi yünlü ise kralsın aslanım kral.
Şikayetçi değilim, çok şükür!
Bugün gazeteye gelebilmek için belki de 2-3 kilometre yürümek zorunda kaldım. Aslında fena da olmadı hani. Çok üşüdüm mü, o çocukluk yıllarım kadar olmasa da o ana götürecek kadar üşüme hissi uyandı diyebilirim.
İş yerine az kala yolda güçlükle yürüyen bir amca ile karşılaştım.
Yolda yürüyen ve her an düşmek üzere olan amcayı kaldırıma çıkarır çıkarmaz ‘E, amca eski kışlar gibi oldu mu’ diye sormak geldi içimden.
‘Neredeee, çeyreğin çeyreği değil ama…’ diye başlayan cümlesinin devamında yokluğun yok olduğu yıllardan gelmiş olmanın şükrünü dile getirdi ihtiyar adam.
‘Herkes hazır bulup hazır yemek istiyor, her şeyi devletten bekliyoruz’, diyerek; berekete şükredip, açılmayan yollara değil onun dışındaki var olan nimetlere şükredilmesi gerektiğini söyledi.
Ağzına sağlık amca deyip, kısa bir telefon röportajının arından yanından ayrıldım.
Güzeldi, anlamlıydı, beyaz örtü, hatta tek sıra gitmek zorunda kaldığım cadde boyu kaldırımlar dahi nostalji yaşamamı sağladı.
Evet şükürcü olmak zorundayız.
Ve her insan önce kendi evinin, iş yerinin önünü temizlemeli.
Sorumluluk sahibi olmak her bireyin görevi.
Fakat, dün gibi değil her şartlar. İhtiyaçlar, zamanla yarışan insanlığımız ve artan otomobil sayısı, kışları dahi dün gibi yaşamanızı engelliyor.
Bir de Yozgat gibi hem kış memleketi hem de coğrafi şartları zor bir şehirde yaşıyorsanız hafif kar yağışı tipi ile birlikte yolları ve kaldırımları ayaklarınızın altından alıp götürüyor.
Yani şartları zor bir şehirde etkili bir kış mücadelesi yapmak da zor.
Meslek hayatımda en fazla şaşırdığım, hatta kabullenmediğim konulardan bir tanesi; kış memleketinde yeterli, etkin ve yetkin mücadelenin yapılamıyor olmayışıdır.
Verilen mücadeleye, emeğe, çalışmaya saygısızlık etmek istemiyorum. Ancak, ortaya çıkan görüntü şu izlenimi veriyor: “Yozgat’a bir hafta 10 gün kar yağar, yollar kapanır, o kadar da olsun”…
Önlem almak, yeterli mücadele imkanlarını Yozgat’a kazandırmak yerine olaya kar-zarar ilişkisinden bakıyoruz sanki.
Yangınlar da keza böyle, itfaiye ekip ve ekipmanı konusunda sanki ayda yılda bir çıkacak yangın dışında her şey yolunda gidiyor modundayız yıllar yılı.
Son kar yağışında da şehir merkezinde (E-88 Karayolu da hiç iç açıcı bir durumda değildi) büyük oranda kapalı olan yollar, kaldırımlar ve buz pistine dönen şehir, doğal gelişmeler karşısında insanlığın hiçbir zaman yetemeyeceğini hatırlatırken yılların verdiği rahatlığın da bir göstergesi gibiydi.
Kendimi ayaklarında naylon çizmeler Yeşiltepe Mahallesi’nde çaresiz o küçük çocuk gibi hissettim.
Üşümedim ama memleketim adına üzüldüm.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.