Miraç, yalnızca Peygamber Efendimiz’in (sav) göğe yükselişini anlatan mucizevi bir gece değildir. Asıl mesele, insanın kendi iç karanlığından aydınlığa çıkabilme ihtimalidir. Çünkü Miraç, yukarı doğru bir yolculuktan çok, insanın içine doğru yapılan bir çağrıdır.
Bugün çağımızın insanı hiç olmadığı kadar yüksekte; binalar gökdelen, teknoloji zirve, bilgi parmak ucunda… Ama ruh yerlerde sürünüyor. Miraç, tam da bu çelişkinin ortasında durur. “Yükselmek” dediğimiz şeyin, maddede değil manada mümkün olduğunu öğretir. Allah Resûlü, Burak’a binmeden önce kalbi temizlenmişti. Demek ki Miraç’ın ilk durağı sema değil, arınmış bir kalptir.
Felsefi olarak Miraç, insanın sınırlarını aşabileceğinin delilidir. Modern insan kendini “sınırlı” kabul ettikçe küçülüyor. Oysa Miraç, “insan sandığından daha fazlasıdır” der. Psikolojik açıdan baktığımızda ise bu gece, umudun yeniden inşasıdır. En ağır acıların yaşandığı bir dönemin ardından gelmiştir. Taif’in taşları henüz sıcakken, Miraç bir tesellidir. Bugünün insanına da şunu fısıldar: En karanlık geceler, en büyük yükselişlerin eşiğidir.
Sosyolojik olarak Miraç, topluma düzen getiren bir mesaj taşır. Beş vakit namaz, bireyi disipline ederken toplumu da ahlakla ayakta tutar. Namaz, sadece secde değil; haksızlığa karşı duruş, merhamete yöneliş, kul hakkına saygıdır. Miraç’ta verilen bu emanet, bugün unutulmuş bir ahlaki sözleşme gibidir.
Peki bu Miraç Kandili’nden sonra hayatımızda ne değişir? Eğer gerçekten idrak edersek; dilimiz yumuşar, öfkemiz azalır, merhametimiz artar. Kendimizi merkeze koymak yerine hakkı merkeze alırız. Miraç bize şunu öğretir: Allah’a en yakın an, kul olabildiğimiz andır.
Belki de bu yüzden Miraç, gökte değil; adalette, vicdanda, insan kalabilen yüreklerde tamamlanır
Miraç, göğe kaçış değil; insan kalabilme imtihanıdır.
Secdeden kaçan bir dünya, adaleti ayakta tutamaz.
Namazsız yükseliş kibirdir, merhametsiz ilerleyiş çöküştür.
Bu gece semaya değil, vicdanımıza bakalım.
Çünkü Miraç, hâlâ insan olabilenlerin yoludur.