Günlerdir ülkemizde Ramazan’la ilgili etkinliklerin tartışma konusu yapılmasını şaşkınlıkla izliyorum. Oysa Ramazan, bu toprakların yüzyıllardır taşıdığı bir din ve kültürdür. Bu sadece dini bir dönem değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, paylaşmanın ve hoşgörünün sembolüdür.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle Avrupa’da Müslüman nüfusun az olduğu yerlerde bile, Ramazan ayı şehir hayatının doğal bir parçası olarak yaşanıyor. Çarşılar süsleniyor, okullarda Ramazan köşeleri hazırlanıyor, farklı inançlardan insanlar iftar sofralarına davet ediliyor. Hiç kimse bundan rahatsız olmuyor, yaygara koparmıyor. Ve bunun üzerinden “kutuplaşma” ya da “tehdit” söylemleri üretmiyor; tam aksine kültür çeşitliliğinin güzelliği olarak görüyorlar.

Peki biz, kendi ülkemizde, kendi dinimize ve kültürümüze neden bu kadar yabancılaşıyoruz?

Yılbaşı geldiğinde sokaklarımız süsleniyor, mağazalarda yeni yıl teması hazırlanıyor, birçok yerde kutlamalar yapılıyor. Kimse bundan da rahatsız olmuyor, hatta herkes eğleniyor, birlikte vakit geçiriyor. O halde Ramazan ayında okulların ya da sokakların süslenmesinden neden huzursuzluk duyulsun?

Ramazan etkinlikleri ne kimseyi dışlar ne de başka bir yaşam tarzına müdahaledir. Bu etkinlikler sadece bir ayın ruhunu yaşatma, çocuklara kültürel değerleri tanıtma ve toplumun ortak hafızasını canlı tutma çabasıdır. Kültürel mirasımızı yaşatmak, hiçbir kesimi hedef alan bir davranış değil; aksine birlik duygusunu güçlendiren bir unsurdur.

Asıl ihtiyacımız olan, birbirimizi anlamak, birbirimizin değerlerine saygı duymaktır. Türkiye, farklı inanışların, farklı yaşam tarzlarının, dünya görüşlerinin bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bu çeşitlilik zenginliğimizdir. Birbirimize hoşgörüyle yaklaşmayı öğrenirsek, ne yılbaşı süsü sorun olur, ne Ramazan köşesi.

Gelin, kamplaştırmak yerine birleştirelim.

Kültürümüzü yaşatalım, ama kimseyi ötekileştirmeden…

Ramazan’ı da, bayramları da birlikte karşılayalım.

Çünkü biz ayrışınca küçülür, birleşince büyürüz.

“Kendi kültürünün ışığından rahatsız olan, karanlığı başkasında değil önce kendi yüreğinde aramalıdır.”

Şerife Bozoğlan Eker