İnsan ne ile hemhal olursa onun nev’ine bürünür. Girdiği ortama inanılmaz hızlı bir şekilde uyum sağlayan insanın bu adapte olma özelliği çoğu yerde hayatta kalabilme kabiliyeti olarak karşımıza çıkarken, bazen de insanın büyük bir imtihanı olarak, talihsizliği olarak karşımıza çıkar. Nazilerin oluşturduğu, Yahudilerin soykırıma tabi tutulduğu toplama kamplarında maruz kalınan akıl almaz vahşete rağmen, bir müddet sonra orada türlü işkenceler gören insanların akşamları yemek olarak verilen çorbanın hangi çorba olduğu konusunda aralarında iddialaşıp, şakalaştıklarını anlatır Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı kitabında. Bu durum insanın hayatta kalabilmek için en zor şartları dahi “normalleştirme” eğiliminde olduğunu ispat eder bize. İnsan, normalleştirir, kanıksar, benimser ve içselleştirir.
Anlatılan öyküde hayatta kalmak şeklinde kendini gösteren özellik, kötülüğün yaygınlaştığı bir dünyada kötülüğün sıradan bir davranış haline gelmesiyle çok farklı bir şekilde de karşımıza çıkar ve insanın kendini sınamasına sebep olabilir. Aynı kitapta Hannah Arendt “bir ülkede kötülük hakim olabiliyorsa bu, cani ruhlu insanların sayısı arttığı için değil; kötülük sıradanlaştığı içindir” der. Aynı bağlamda “herkes suçluysa kimse suçlu değildir” sözünü de kaydedebiliriz buraya.
İnsan ne ile hemhal olursa onun nev’ine bürünür. Feridüddin Attar pendnamesinde konuyu özetler aslında ;“Kim ki varsa sohbet-i ahengere / Bulaşır labüd karası bir yire” yani “kimlerin yolu bir demirci dükkanına düşerse / bir yerlerine de karası, pası bulaşır.” “Çiçeği deren ele de çiçeğin hoş kokusu siner” elbette. Sadık Yalsızuçanlar da bir röportajda “insanın üzerine, yaşadığı kentlerin kokusu siner ve mutlaka o kentin dağının, taşının, kavgasının ve teslimiyetinin taşı girer ayakkabısının delik yerlerinden” der. İnsanın yaşadığı şehirle de bir ilişkisi vardır elbette, tıpkı oturup kalktığı kişilerle olduğu gibi. İnsan şehirle de duygusal bir ilişki geliştirir, hemhal olur, hatıra biriktirir, heybesine şehrin havasını da koyar.
İnsan alemin özüdür, insanın özü de ruhtur. Aslolan ruhtur, fizik bedenlerimiz metafizik ruhumuzun kabuğudur. Beden ve bedenimizde olan duyularımız, ruhun dışarıya açılan pencereleridir. O pencerelerden içimize sızan ışık, ruhumuzu besler, aydınlatır ya da karanlıkta bırakıp hasta eder. Ruhun önce bakışla, yani gözle beslenip, onunla şekillendiğini Saadettin Ökten’den dinlemiştitm. Ne’ye bakıyoruz? , Ne’yi seyrediyoruz? , Ruhumuz baktığımızdan, duyduğumuzdan beri değil ki! Ve baktığımızdan, gördüğümüzden, duyduğumuzdan sızan ışık huzmesi ruhumuzda nasıl reaksiyonlar gösteriyor? Ne tür çağrışımlar yaratıyor?
Güneşin doğuşunu izlemek, denizin dalgasını dinlemek, Ay’ı seyretmek, günün ortasında herkesin koşturduğu zamanlarda, bir ikindi vakti asırlık bir çınarın yapraklarından sızan kırmızıya çalan güneşin huzmesinin oluşturduğu muhteşem pitoreski, hemen çınar ağacının altında bulunan bir bankın üzerine oturup seyretmek ya da ormanda onlarca ağacın içinden birine sırtını yaslayıp durmak, ormanın sesine kulak vermek, doğayı her nefes alışta içine çekmek. Bütün bunlar sanırım ruhun azığıdır. Ve ruhun pencereleri olan duyularımızdan ruhumuza yüklediğimiz ışık demetleridir. Yine Ökten hoca, “ikindi vakti çınar ağacının güneş manzarası belki 15 dakika sürecek, ama insanın buna ihtiyacı var ruhun buna ihtiyacı var, 15 dakikada insan başladığı hiçbir işi bitiremez ama ruhunu doyurabilir” der.
Çok yemekten yağ bağlamış, hareketsizlikten hantallaşmış, her gün kilo almaktan ya da verememekten şikayet eden, diyet programlarıyla şekle sokulmaya çalışılan bedenlerimizin içinde aç kalan ruhlarımıza dair bir düşüncemiz ve fikrimiz var mı? Ruhumuz için bir perhiz geliştirmeliyiz. Ve bunun için sadece şuan harekete geçebiliriz.
Yazının başlığına da ilham veren bir okurumun yorumuna bir katkı ile bitirelim; “önemli olanın bedenimizin Amerika’sını değil, ruhumuzun Afrika’sını keşfetmek ve orayı âbad etmek olduğunu öğrenmemiz gerek!”