“Sevgili okur, ne yazacağımdan ziyade senin ne anlayacağını hesap etmekten vazgeçmem gerek. Böylece sen de, ben de daha özgür iki insan olabiliriz. Sen yazdıklarımı istediğin gibi yorumlayıp, anlam sınırlarını zorlayarak vardırmak istediğin yere vardırabilirsin, ben de anlatmak istediğimi eğip bükmeden söyleyebilirim. Bu, birbirimize muhtaç olduğumuz gerçeğini değiştirmeyecek elbette. Sadece hür, siyah, beyaz, kadın, erkek, yaşlı, genç iki insan olacağız” diye yazdı defterinin kenarına.
Yazmak O’nu özgürleştiriyordu. Hayatın hızla akan zamanından, koşturmacayla geçen saatlerinden, geçmişte yaşadığı birkaç güzel hatırayı hatırlamakla, geleceğe dair hayal kurmakla tükenen günlerinden kendi kuytusuna, kendi köşesine, kendi kuytu köşesine çekilmesini sağlıyordu. -İnsan kendini emniyette hisettiğinde ve ait olduğunu düşündüğü yere vardığında özgürleşirdi.- Zihnini buna göre programladığı için yazmaya başladığında gerçeklikle ayrı bir bağ kuruyor, kendini dışarıya karşı güç tasarrufu moduna alıyor, duyulur dünyada bütün algılarını klavyeye dokunan parmaklarının ucuna, bakan ve görmeye çalışan gözlerine ve adeta bir filtre vazifesi gören, algılarını bir forma sokarak ifade etmesini sağlayan aklına yöneltiyordu.
Saatine baktı, günün ilk ışıkları yeryüzünü, yeryüzü var olduğundan beri nasıl aydınlatıyorsa öyle aydınlatmaya, maddeye rengini vermeye, yeryüzüne bir hayatiyet lutfetmeye başlamıştı. Bu tam manasıyla bir lütuftu. Güneş, “doğmayacağım bugün” dese, hangi insan evladı güneşi doğurup yeryüzünü aydınlatabilirdi. Perdenin gerisinde tıkır tıkır işleyen bir program vardı. Yazısına ara verdi. Üzerini giyinip dışarı çıktı. Eski model, eski model olmasına rağmen birkez yolda bırakmamış, uzun mesafeleri kısaltmış, birçok hatırasına ortak olmuş bu nedenle de duygusal bir ilişki geliştirdiği aracını kış bakımı için sanayiye bıraktığını hatırladı. Caddeye doğru, acelesi olmadığı her halinden belli olan, buluttan yeni ayrılmış, belki bu ayrılışın, bu kopuşun taşıdığı, az sonra buharlaşacak ya da bir suya, bir şeye karışacak olmanın bilinçli duygusu içinde kendini yerin çekimine ve rüzgarın tesirine teslim etmiş yağmurda usul usul ıslanarak, yağmur sularıyla boydan boya ıslanan sokağın tüm kirinin, pasının, çamurunun biriktiği bozuk asfaltının henüz belediye tarafından doldurulmamış çukurundan hoyratça geçen araçların sıçrattıkları yağmur suyundan giyindiği lacivert takım elbisesinin kirlenmemesine özen göstererek yürüdü. Caddeye vardı, el işaretiyle duran taksiye bindi. Taksici biraz gevşek, biraz samimi, bir parça da sabahın erken vaktinde uykusunu alamadan uyanmışlığının yüzüne yansıyan gerginliğiyle, günün ilk ışıklarında kimseyle konuşmamış olduğunu, dolayısıyla ses tellerinin henüz açılmamış olduğunu ele veren hırıltılı sesiyle “ne tarafa” diye sordu. Aslında yol düzdü, her hangi bir yol ayrımında değildi ve taksicinin ters yöne gitmek gibi bir niyeti yoksa dümdüz ilerlemek dışında bir seçeneği de bulunmuyordu. Yine de taksicinin bu sorusunu havada bırakamazdı; “düz devam et” dedi. Bu komutla taksici sanki O’nun görmediği bir yol ayrımına sapmaktan son anda vazgeçmiş gibi gaza bastı. İlerledi. Motosiklet sürücüsüne yol verse iyi olurdu ama aldırmadan ilerledi. Arkasından selektör yapan sürücüye sövmese eksik kalırdı, sövdü ve ilerledi. Bir yandan da taksiden indiği anda unutacağı cevapların sorularını soruyordu O’na. İnsan unutacağını, işine yaramayacağını, az sonra unutacağı için, yeryüzünde az önce şaşkınlıkla karşıladığı ya da şaşırdığını düşünmesini sağladığı kelimelerden mürekkep, hiç sarf edilmemiş sayılacak cümleleri duymaya neden bu kadar heves ederdi ki?
Taksiden inince çoğumuzun cevabını bildiği soruların peşinden koştuğunu, ulaşınca değersizleşecek hayaller kurduğunu, elindekine dair bir fikri olmadan başkasının eline baktığını, kendi hayatından ziyade hayatına dahil olmayan hayatlara imrendiğini düşündü. “Özeleştiri ne kadar da anlamlı bir kelimeydi” dedi. Hep başkalarını hesaba katarak yaşadığımız, başkalarının beğen butonunu tıklamasıyla beğendiğini kabul edip sanal gerçekliklerden inşa ettiğimiz sanal hayatlarda, gerçekle aramızdaki bağın koptuğu zamanlarda insanın kendini eleştirmesi, kendiyle kalması, kendine dönmesi ne kadar da cesaret isteyen bir eylemdi. Hep vitrinlere bakarak, hep vitrinlerde olarak, kalabalıklara kaçarak, karışarak hayatın, toplumun gerçekliğine kendi gerçeğini unutarak, gerçeğini hatırlatmasına imkan tanımayarak kaybolan hayatlarımızda özümüze dönmek ne kadar da zordu.
Mutluluğu, sevinci, huzuru hep dışarda arıyorduk. Teşhir edilen, sergilenen, ama satılık olmayan sadece “bakın ben buna sahibim” anlamına gelen sosyal medya mağazalarının vitrinlerinde gördüklerimizle hatta sadece görmekle kalmayıp zaman zaman satamadığımız, alıcısı bulunmayan ve bulunmayacak olan hayatlarımıza bir maske giydirir gibi medya mağazalarında teşhire sunduğumuz görüntülerle yaşadığımız hayatın görüntülerinin örtüşmemesi bizi ziyadesiyle üzmekteydi. Oysa “Başka vakit yepyeni olaylar bile bizi monoton ve zavalllı ruh halinden silkinip uyandıramaz; bir balo salonunda kayıtsız, vurdumduymaz, bütün etkilere kapalı oturabilirsiniz. Çünkü sevincin de kederin de kaynağı insanın kendi içidir.” diye yazıyordu Knut Hamsun. Bir durup, storilerden çıkıp, içimizdeki vitrine bir göz atsak nasıl olur?
Masasının başına yeniden oturdu. Bir İsmet Özel dizesi hislendi içine; “yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan/ beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz.” Defterini koydu önüne, öbür kenarına “sevgili okur, senin ne düşündüğünü düşünmek de, senin ne anladığını hesaba katmak da benim özgürlüğüme dahildir” diye yazdı.