Aydın kelimesi cumhuriyet öncesinde münevver kelimesi ile karşılanmakta idi. Münevver kelimesi ise belirli bir kültürel birikime sahip kişileri nitelendirmek için kullanılan bir tabir idi. Bu kişiler okuma ve yazma bildikleri gibi çok çeşitli konularda fikir ortaya koyabilen hatta fikirlerini kitap veya Tanzimat sonrasında da ise basın yolu ile ortaya koyabilen kişilerdi. Osmanlı döneminde her daim bir aydın sınıfı mevcut idi. Bu aydın sınıfı genellikle devletle ilişki içerisinde bulunan ve çoğu devletin bürokrasisinde görev alan kişilerdi. Dolayısıyla 14.yüzyıldan 19.yüzyılın ortalarına kadar devletten bağımsız bir aydın sınıfı neredeyse yoktu. Bunun temel sebebi ise aydın sınıfına mensup kişilerin dönemin koşulları sebebiyle maişetlerini yani bugünün tabiriyle geçimlerini devlet yoluyla elde etmeleri idi. Osmanlı devlet yönetimi ile özdeşleşmiş olan bu aydın sınıfı devletin 17. Yüzyıldan itibaren içine düşmüş olduğu siyasal ve ekonomik kriz döneminden kurtuluşunun yeniden Kanuni dönemine dönmekten geçtiğini iddia etmektedirler. Bu konuda adı siyasetname olan çok sayıda eser neşreden 17.ve 18.yüzyıl Osmanlı aydınları devlet yönetiminin yeniden ahlaki temeller üzerine inşa edilmesini şart görüyorlardı. 1839 yılında ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile Tanzimat dönemi adı verilen döneme giren Osmanlı devleti her alanda köklü reformlar yapmaya çalışmıştır. 1840’ların sonu itibariyle Tanzimat aydını denen bir yeni aydın tipi ortaya çıkmıştır. Bu aydın tipi Osmanlı devletinin idari açıdan batılı devletler gibi yönetilmesi gerektiğini ve İmparatorluğun anayasal bir monarşiye dönüştürülmesinin en ideal yol olduğunu iddia etmişlerdir. 1860’lı yıllara geldiğimizde tarihimizde ilk kez yeni Osmanlılar adı verilen Şinasi, Namık Kemal ve Suavi gibi aydınların gazeteler yoluyla hükümete dönük eleştirel yazılar kaleme aldığını görmekteyiz. Daha öncesinde devlete göbekten bağlı olan aydın tipinin tam karşısında devleti dönüştürmeyi kendine hedef edinen batılı düşünce sistematiğini benimsemiş bir aydın tipi almıştır. Bundan sonraki dönemde Jön(genç) Türkler adı verilen yeni bir aydın kuşağı 1890’lı yıllardan itibaren ortaya çıkmış ve bu kuşak dönemin padişahı 2. Abdülhamid’e dönük en sert muhalefeti üstlenmiştir. Bu kuşak 1908 yılında imparatorluğun ikinci kez Anayasal monarşi ile tanışmasının önünü açmıştır. Bu dönemin aydınlarını etkileyen düşünce akımları ise Osmanlıcık. İslamcılık , Türkçülük ve Batıcılık adı verilen düşünce akımlarıdır. 1923 sonrasında ise Cumhuriyetin ilan edilmesi sonrasında Cumhuriyetin değerlerini temsil eden inkılapçı yeni bir aydın sınıfı ortaya çıkarılmaya çalışılmışsa da 1938 sonrasında devletin ortaya çıkarmaya çalıştığı bu aydın sınıfı yerini sol, liberal, İslamcı ve Türkçü düşünceleri savunan aydın gruplarına yerini bırakmıştır. Görüldüğü üzere devletin istemiş olduğu mili ve yerli bir aydın sınıfı hiçbir zaman tam manası ile oluşmamış aksine aydın sınıflar devlete ve topluma dönük kendi perspektiflerini ortaya koymaya çalışmışlardır. Gerçekte aydının doğası gereği de böyle olmalıdır. Zira gerçek aydın meşruiyetini devletten veya her hangi bir iktidar odağından almaz. Aydın fikirlerini ortaya koyarken milli ve yerli sınırlar içerisinde kalamaz. Aksine aydın fikirlerini evrensel bir ahlak anlayışına dayandırır. Kendi toplumunu ve dünyayı da bu çerçeveden değerlendirir. Aydın tabiri yerine batıda kullanılan kavram ise “ Entellektül” dir. Entelektüel Edward Said’in dediği üzere tek derdi hakikat olan ve hakikate karşı sorumlu olan kişidir. Ve yine Said’in ifadesiyle entelektüel doğası gereği muhaliftir. Bu itibarla ister aydın ister entelektüel olsun düşünce üreten ve düşünceleri üzerinden eylem ortaya koyan kişi yerli ve milli olamaz. Aydın söylemleriyle toplumu sarsabilir ve daima eleştireldir. Ve hatta devleti ve iktidarı varlığı ile rahatsız eder. Bu düşünceleri temel alan en güzel hikaye 20.yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olan Jean Paul Sarte ile ilgilidir. 1954’den itibaren Fransa’nın Cezayir’de bağımsızlık yanlısı Cezayirlilere dönük gerçekleştirdiği soykırımı çok sert bir biçimde eleştiren ve protesto eden Sarte karşı Fransız hükümet yetkilileri dönemin Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’in harekete geçmesini isteyerek Jean Paul Sarte’ın cezalandırılmasını istemişlerdir. Sarte dair hükümet yetkililerinden gelen bu şikayet üzere Fransız Cumhurbaşkanı Charles de GAULLE tarihe geçen şu sözleri söylemiştir:” Sarte Fransa’dır.”