(Türk Ocakları Kuruluş Çalışmaları)

1980’li yıllar.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin puslu ve baskıcı idaresi yavaş yavaş dağılmaya başladığı senelerdi.

Arkadaşlar arasında yaptığımız çeşitli görüşme ve istişareler sonucu Türk Ocaklarının Yozgat’ta da bir şubesinin açılmasına karar vermiştik. Konuyu kendisine açtığımız Yaşar Erbaz ağabeyin Ankara’ya sorarak Türk Ocaklarının bir şubesinin açılmasına nasıl bakıldığını öğrenmek istemiştik. Fakat ne yazık ki Yaşar ağabey bize bu konu ile ilgili bir haber getirmedi. Sanırım Ankara’da bulunan büyüklerimiz, Türk Ocaklarının açılmasına pek sıcak bakmıyorlardı.

Biz bir gurup arkadaşla Ocak şubesini açmaya kararımızı uygulamaya koymak amacıyla yetki belgesi almak için N. Fahri Taş ve ben Ankara’ya giderek Ankara Üniversitesinde görev yapan Ocak Genel Merkez yönetim kurulu üyesi Mustafa Kafalı hocanın yanına vardık. Durumu kendilerine anlattık, “Ocağın bir şubesini açmak istiyoruz” dedik. Kafalı hoca bize; “Yozgat’ta eğer siz bir bölen olacaksanız bu Ocağı açmayın” dedi. Biz de “bizim amacımız bölen olmak değil arkadaşları bir araya getirmek bir çatı altında toplanmak” olduğunu belirttik.

Ocak Genel Merkezine müracaat ettik. Ve sonra 28.12.1988 Ankara Ocak Genel Merkezinden Yetki belgesi;

“Kemal Oğuz,

Kenan Eroğlu,

Mustafa Şanlıtürk,

Mehmet Özdemir,

Fikri Güvercin,

Veysel Akgül,

Alparslan Serbes.”

İsimleri adına alındı.

...

Nihayet beklenen gün geldi. Uzun bir hazırlık dönemi geçirilerek yetki belgesi alınan ocağımız için bir açılış programı da yapmak gerekiyordu.

3 Haziran 1989 Tarihinde ilimiz Büyük Sinema salonunda görkemli bir açılış yapmış. Bu açılışa Yozgat Valisi Sn. Süleyman Oğuz, Sn. Yozgat Milletvekilleri, Divan Edebiyatının yaşayan en önemli uzmanlarından Sn. Ali Haydar Diriöz. Sn. Prof. Dr. Meserret Diriöz, Sn. Prof. Orhan Arslan, Sn. Fahri Taş birer tebliğ sunmuşlardır. Diğer konuşmacıların yanı sıra ben de bir konuşma hazırlamış ve “Geçiş Toplumu” konusunda bilgiler vermiş ve aşağıdaki konuşmayı yapmıştım.

Programda sunduğum tebliğ şöyleydi;

“Geçiş Toplumu

Saygıdeğer Misafirlerimiz…

“Türk Ocağı’nın Yozgat’ımızda açılmasından dolayı duyduğum sonsuz sevinci ifade ediyor; Önümüzdeki günlerde Ocağın, tartışma, münazara ve mütalaa ortamı ile, Milli şuurun uyanması yolunda en önemli faktör olmasını dileyerek, sizlere “Geçiş Toplumu”ndan, “Bunalım Toplumu”ndan ve “Sosyal Değişmeden” söz etmek istiyorum.

Yeryüzünde bulunan devletler içinde bulundukları duruma bir anda gelmediler. Eski çağlarda şüphesiz ki bütün toplumlar birer “Tarım Toplum”uydu. Ne kadar çok ekilip biçiliyor ve ufak tefek mal üretilebiliyor, hayvancılık yapılabiliyorsa o derece zengin ve müreffeh addediliyordu.

Fakat makinenin icadı, bunun tezgâhlarda, fabrikalarda kullanılması, üretimin birden bire artması, o ülkede pek çok problemi de beraberinde getirmiştir.

Artık, ülke ekonomisinin değiştiği, geliştiği, insanların dünya görüşlerinin daha çok etkilendiği, sosyal dilimler arasındaki büyüyen farkların istismara müsait olduğu bu devreye; “Geçiş devresi”, “Geçiş Toplumu” diyoruz.

Geçiş toplumlarında yavaş ta olsa sanayileşme vardır. Sanayileşme ile birlikte, sanayi çevrelerinde veya şehirlerin çevrelerinde gecekondular meydana gelmiş, şehirlere köy ve kasabalardan göç başlamıştır.

Toplum artık cemaat olmaktan çıkıp cemiyetleşmeye başlamış, cemiyetin problemleri de artmaya başlamıştır. Şehirlerde sermaye birikimi olmakta, biriken sermayeler yatırımlara dönüşmekte, neticede zenginler ve zengin olma yolları doğmaktadır.

Şehirlerde çok zenginler ve çok fakirler yan yanadır. Çabuk ve kolay yoldan zengin olma isteği doğmakta. Ben de; kısa yoldan zengin olabilirim diye spekülasyonlara girişenler çıkmaktadır. Bilhassa sanayileşmenin ilk dönemlerinde gelir dağılımında büyük adaletsizlikler meydana gelmekte ve bu adaletsizlikler herkesçe görülmektedir. Adaletsizlikler herkesin gözü önünde cereyan etmektedir. Bu adaletsizlikler toplumun değişik kesimleri arasında nefrete sebep olmaktadır.

Cemaatten cemiyete geçtiğimiz bu büyük değişme, çok köklü sosyal ve kültürel meseleler ortaya çıkarıyor. Toplumun hemen tamamı sanayileşmenin nimetlerini görmüştür. Ama az bir kısmı bu nimetlere sahiptir. Böylece refah özlemi, refah talebi olağanüstü derecede yoğunlaşmıştır.

Bu gün biz de olduğu gibi, şehirler genellikle ileri toplumların taklitçisidir. Köyler, küçük şehirler tepki halinde ve özentilidir. Bu ikili yapı sert ideolojik çatışmalara zemin hazırlamakta, rejim meselesini körüklemektedir.

İç göç artmıştır. Her yıl binlerce aile, daha iyi geçim temin etmek için şehirlere göç etmekte, çeşitli sebeplerle aradığını bulamamasına rağmen köyüne geri dönememektedir. Köyünde yapmadığı işi burada yapmaya razı olmakta, köyünde-kasabasında girmediği kılığa burada ekmek parası için girmektedir.

Çevrede gördüğü mutlu zenginlere gıpta ile bakmakta, onlar gibi olma düşüncesi isyan derecesine ulaşmakta, milyoner çocuğu ile işçi çocuğu aynı okulda okumaktadır. Tahriklerle refah özlemi körüklenmektedir. Kadere rıza zaten kalkmıştır. Fakirliğin, geriliğin, ezilmişliğin, gecekondu sakini olmanın, işçi olmanın kaderle ilgisi olmadığını söyleyenler çıkmıştır.

Bu toplumlar, artık eski kanaatkâr hayatlarını devam ettiremediklerinden, gelişmiş ülkelerin göz kamaştırıcı refahını görüyor. Kendi toplumunun sefalet içindeki büyük çoğunluğunu, refah içinde yaşayan mutlu azınlıklarını görüyor.

Bu insanlar, daha iyi, daha ucuz, daha bol gıda istiyorlar. Daha iyi giyim, daha iyi mesken talep ediyorlar. Yarınlarından emin olmak ve bunu sağlayacak tedbirler istiyorlar.

Küçük şehirde, köyde, kasabada kendi kendine yeterli olan bazı meslekler artık ölmeye başlamıştır. Fabrikasyon yoluyla daha kaliteli, daha ucuz üretim yapılmakta. Küçük mesleklerin ölümüne sebep olmaktadır. Ölen meslekle birlikte meslek ahlakı da ölmektedir. Buna karşılık yeni meslekler doğmaktadır.

Bu ülkeler artık be köylüdür, ne de şehirlidir. Nüfusun gittikçe artan bir kısmı şehirleşirken, hala büyük bir kısmı köylüdür. Bu ülkeler ne ananevi yapılarını ve davranış modellerini, zihniyetlerini koruyabiliyorlar. Ve ne de sanayi toplumlarının iş ve zihniyet disiplinini gerçekleştirebiliyorlar.

Böylece istikrarsız bir toplum beliriyor. Herkes aceleci, herkes kısa vadeli ve sihirli çözümler peşinde. Gelişmekte olan ülke insanı sabırsız ve fevridir. Bu yüzden geçiş toplumlarında rejimler sık sık kesintiye uğramak mecburiyetinde kalıyor. (Konuya bir sonraki yazımızda devam edeceğiz.)