Kalkınma dediğimiz kavram, sadece rakamların soğuk dünyasında bir "yükseliş" midir, yoksa bir toplumun kendi potansiyelini açığa çıkarıp ayağa kalkma iradesi mi? Kelimenin kökenine baktığımızda; Türkçemizde "kalk" kökünden gelen bir toparlanmayı, Batı dillerinde bir potansiyelin açığa çıkmasını, Doğu dillerinde ise bir çiçeğin filizlenmesini görürüz. Oysa biz bugün, rakamlarla gerçeğin arasındaki uçurumda, bu potansiyeli bir türlü çiçek açtıramamanın sancısını çekiyoruz.
Dünyanın en büyük 17. ekonomisi olmakla övünüyoruz ancak kişi başına düşen gelirde dünyada 71. sıraya gerilemiş durumdayız. TÜİK ve Dünya Bankası verilerine dayanan bu manzara, "Gerçekleri görmek mi, yoksa kafayı kuma gömmek mi?" sorusunu her zamankinden daha hayati kılıyor. Bir yanda 1,3 trilyon dolarlık bir GSYH, diğer yanda ise enflasyonun pençesinde, dünyada fiyat artış hızında ilk sıralara tırmanmış bir Türkiye var. Bir ekonomi düşünün ki; Katar gibi yüksek gelir grubunda yer alsa da İsveç gibi yüksek kompleksli ürünler üretemiyor; ihraç ettiği ürünlerin teknoloji düzeyi gelişmiş ülkelerin dörtte biri kadar kalıyor.
Peki, biz neden kalkınamadık? Cevabı uzaklarda aramaya gerek yok. Biz, "erken sanayisizleşme" dediğimiz o kısırlığa hapsolduk. Sanayi istihdamımız %30 barajını hiçbir zaman aşamazken, kaynaklarımızı yüksek katma değer üretecek alanlar yerine rantın ve hizmetler sektörünün cazibesine kurban ettik. Liyakat ve denetim mekanizmalarını zayıflatarak, kurumlarımızın bağımsızlığını ve uzmanlık müessesesini erozyona uğrattık. World Justice Project verilerine göre hukukun üstünlüğünde 143 ülke arasında 118. sıraya düşen bir ülkede, hangi yatırımcıya istikrar ve öngörülebilirlik vaat edebiliriz?
Refah dediğimiz şey, sadece saraylarda veya gökdelenlerde değil, halkın sofrasında ve evinin çatısında ölçülür.
- TÜİK 2024 verilerine göre bugün Türkiye'de 10 evden yaklaşık 3'ünün (%28,8) çatısı akıyor, duvarları nemli.
- 10 çocuktan 3'ü (%30,2) her gün et, tavuk veya balık içeren bir yemeğe erişemiyor.
- En zengin %20'lik kesim gelirin neredeyse yarısına (%49,7) el koyarken, gelir dağılımındaki adaletsizliği gösteren GINI katsayımız her geçen gün bozuluyor.
Daha da acısı, geleceğe dair umudumuz olan çocuklarımıza bile fırsat eşitliği sunamıyoruz. TÜİK Dezavantajların Kuşaklararası Aktarımı (2023) çalışmasının da gösterdiği üzere, Türkiye'de bir çocuğun eğitim seviyesini, yeteneklerinden ziyade ailesinin eğitim durumu belirliyor. Dezavantajlar, bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
Kurtuluş Reçetemiz Belli
Mevcut politikalarla yarınımızın daha iyi olma ihtimali ne yazık ki düşüktür. Eğer gerçekten kalkınmak istiyorsak;
- Kaynaklarımızı rant alanlarından çekip yüksek katma değerli sanayiye ve teknolojiye akıtmak zorundayız.
- Kamu yönetiminde liyakati, bürokraside bağımsızlığı ve denetim sistemlerini yeniden tesis etmeliyiz.
- Eğitimi, ailenin imkanlarına göre değil, her çocuğun hakkı olacak şekilde yeniden tasarlamalıyız.
Unutmayalım ki kalkınma; sadece bir gelir barajını aşmak değil, dün olduğun halden daha iyi bir hale gelme iradesidir. Bizim vazgeçme veya umutsuz olma lüksümüz yok. Türkiye içindeki o büyük potansiyeli ancak gerçeklerle yüzleşerek ve "devlet aklı" gerektiren hususlarda doğru politikalar üreterek açığa çıkarabilir.
Yarın, bugünden daha iyi olmak için ayağa kalkma vaktidir.