Satılmış Döner

Satılmış Döner

Bize Öğretilmedi ki Öğrenelim!

Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir şikâyet var: “Toplum okumuyor”, “İnsanlar tarih bilmiyor”, “Kavramlarımız yetersiz”, “Halk anlamıyor.”
Peki hiç durup şu soruyu sorduk mu?
Halk gerçekten öğrenmek istemediği için mi bilmiyor, yoksa bilgiye ulaşma yolları halkın elinden alındığı için mi?
Bir insanın kendi dedesinin mezar taşını okuyamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bir vakfiyeyi, bir mahkeme kaydını, bir hatıratı, iki yüz yıl önce yazılmış bir şiiri okuyamıyoruz. Kendi tarihimizin kapısının önünde duruyoruz ama anahtarı elimizde değil.
Daha acısı ise bunun farkında bile olmamamızdır.
Yıllar önce Avrupa’da eğitim görürken yüz yıllık Almanca eserleri okuyarak derslerime hazırlanıyordum. O zaman içimde büyük bir sızı oluşmuştu. Çünkü bir Alman kendi tarihinin metinlerine ulaşabiliyor, düşünce dünyasının köklerini takip edebiliyor, atalarının bıraktığı izleri okuyabiliyordu.
Ben ise kendi ecdadımın mezar taşına bakıp sessizce geçmek zorundaydım.
Bu sadece bir dil meselesi değildir.
Bu bir hafıza meselesidir.
Bir millet hafızasını kaybettiğinde geçmişiyle bağı zayıflar. Geçmişiyle bağı zayıflayan toplum ise geleceğini inşa ederken sürekli başkalarının ürettiği kavramlarla düşünmeye başlar.
Sonra dönüp halka kızıyoruz:
“Neden kavramların eksik?”
“Neden tarih bilmiyorsun?”
“Neden kültür üretmiyorsun?”

Oysa belki de asıl soru şudur:
Biz halka ne kadar ulaştık?
Üniversitelerimiz bilgi üretiyor. Profesörlerimiz makaleler yazıyor. Akademik çalışmalar yapılıyor. Kongreler düzenleniyor. Fakat Anadolu’nun herhangi bir köyündeki vatandaş bu bilginin ne kadarına ulaşabiliyor?
Üniversiteler adeta yüksek surlarla çevrili kalelere dönüşmüş durumda. İçeride ilim üretiliyor, dışarıda ise milyonlarca insan o ilmin kapısında bekliyor.
Oysa üniversite yalnızca diploma veren bir kurum değildir.
Üniversite milletin aklıdır.
Milletin aklı milletinden koparsa ortaya yalnızca diplomalı yalnızlık çıkar.
Sanatçılar eserlerini tanıtmak için şehir şehir geziyor. Konserler veriyor. Turneler düzenliyor.
Peki akademisyenler neden Anadolu’ya gitmiyor?
Neden köy meydanlarında tarih anlatılmıyor?
Neden ilçelerde bilim sohbetleri yapılmıyor?
Neden üniversitelerin kapıları halka sonuna kadar açılmıyor?
Neden emekliler, işçiler, çiftçiler, ev hanımları, öğrenciler gidip bir amfide özgürce ders dinleyemiyor?
Bilgi neden yalnızca belli çevrelerin tekelinde kalıyor?
Sonra dönüp Anadolu insanını eleştiriyoruz.
O Anadolu insanını...
Tarlada çalışan...
Fabrikada üreten...
Vergisini veren...
Askerlik yapan...
Şehit veren...
Devleti ayakta tutan Anadolu insanını...
Bir sorun çıktığında en kolay suçlanan da yine o oluyor.
Oysa bu millet tarih boyunca devleti sırtında taşımıştır.
Savaş çıktığında cepheye koşan da oydu.
Aç kaldığında paylaşan da oydu.
Yıkılan şehirleri yeniden kuran da oydu.
Yeni fethedilen topraklara yerleşip devleti adına sınır bekleyen de oydu.
Selçuklu’da oydu.
Osmanlı’da oydu.
Cumhuriyet’te de yine oydu.
Bugün de odur.
Bu nedenle artık halkı suçlayan değil, halka ulaşan bir anlayışa ihtiyaç vardır.
Bilgiyi küçümseyen değil, bilgiyi paylaşan akademisyenlere...
Tarihî mirası müzelerde kilitleyen değil, toplumla buluşturan tarihçilere...
Kürsülerden konuşan değil, meydanlara inen bilim insanlarına ihtiyaç vardır.
Çünkü bu millet öğrenmek istemeyen bir millet değildir.
Bu millet asırlardır öğrenmeye çalışan fakat çoğu zaman kapının dışında bırakılan bir millettir.
Eğer gerçekten güçlü bir Türkiye istiyorsak üniversite ile halk arasındaki duvarları yıkmak zorundayız.
Çünkü milletinden kopmuş bilgi güç üretmez.
Milletiyle birleşmiş bilgi ise medeniyet kurar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Satılmış Döner Arşivi