Uzun zamandır yazmak istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir konuydu. Belediye meclisindeki kavga televizyonlara çıkmış… Memleket için utanç manzarasıydı. Sizi oraya kavga edin, birbirinize girin diye göndermedik beyler. Bu halkın oyuyla oradasınız.
Çok sevdiğim abla, abi ve arkadaşlarım var o mecliste. Kavgaya karışmadılar; hep ayıran, aralayan oldular. Öncelikle Belediye Başkanımız Sayın Kazım Arslan’ın ilk görüntülerdeki parmak sallamasını ve hitabını yanlış bulmuştum. Ancak daha sonra görüntünün öncesini izleyince durumun öyle olmadığını gördüm. Oradakiler birilerinin adamları; ellerinde telefon, işlerine gelen kısımları çekip yayımlıyorlar. Her parti grubu meclise birini getirip telefonla görüntü aldırıyor, işine gelen kısmı sosyal medyada paylaşıyor. Oh ne âlâ memleket!
Belediye Başkanımız Sayın Kazım Arslan hem halktan hem meclis üyelerinden özür diledi. Bu büyük bir erdemdir. Belediye Başkan Yardımcısı Sayın Osman Daştan da sesini yükselttiği meclis üyelerinden özür diledi. Her mecliste olur, nabız yükselir; ama iş şova gelince, kendini göstermeye gelince iş değişiyor. O zaman sesimizi çıkarırız. Orası babanızın çiftliği değil. Kabadayılık yapacaksanız yeri orası da değil.
Ben daha önce böyle bir belediye meclisi görmedim. Küçük memlekette neyi bölüşemiyor, neyi paylaşamıyorsunuz? Bir de gaz verenler var; gazı verip köşeye çekilenler… Kaostan beslenenler var. “Kavga çıksa da sosyal medyada patlatsak” diye sinsi sinsi bekleyenler var. Ateşi yakıp “biz yakmadık” diyenler var. Birilerinin arkasında durup “onu da söyle, bunu da söyle” deyip izleyenler var.
Daha meclis toplanmadan “yarın mecliste kavga olabilir” diye başlık atan gazete var. Halkı ilgilendiren kararlar kameraların önünde yapılsın, diğer kararlar gizli yapılsın. Çünkü kamerayı gören coşuyor; ön plana çıkmaya çalışıyor, vuruyor, kırıyor. Kameraların önünde kimi başkana laf söyletmiyor, koruyor kolluyor; bununla övünüyor. Kimi de başkana laf sokup bununla övünüyor. Kimi susmuyor; daha önceki meseleyi ısıtıp ısıtıp temcit pilavı gibi önümüze getiriyor.
O kadar sıkıldık ki… Birilerinin kuklası olan, başkaları tarafından yönetilen insanlardan; seçilemeyip köşede bekleyenlerden… Olan memlekete oluyor. Bir adım ilerleyemiyoruz beyler. Sizin egolarınızdan, kendinizi gösterme çabanızdan şunu anladık: Memleket için değil, rant peşinde olmak için istemişsiniz o meclisi. “Nereden ne koparırım” diye varsınız orada.
Sözüm bütün meclis üyelerine değil elbette. Birilerinin adamı olmakla, “birilerine nasıl laf soktum” gibi meziyetsiz şeylerle övüneceğinize; “memleket için şunu yaptık” diye övünseydiniz.
Çok üzülüyorum…
Çok.

AHMET GÜNER

Ahmet amca… Dünyanın en efendi, en kibar, en şakacı insanı… Büyük dayımız Erdal Doğruyol’un komşusu. O kadar severdim ki Ahmet amcamı… Sinema Sokak’ta kahvelerin önünde otururdu. Görünce ayağa kalkar, selam verir, hal hatır sorardı. “Çay ısmarlayayım” derdi. Gözlerinin içi gülerdi.
Mediha teyzemle kol kola gezerlerdi; bu güzel çifte bayılırdım. Kalenderdi, çok saygılıydı. Onun gibisi gelmez, yeri dolmaz. Ahmet amcamı görünce ben de o kadar mutlu olurdum ki… Memleketimde böyle güzel insanların olması bana güven verirdi.
Yıllardır siyasetle uğraştı. Siyasete çok yakışırdı. Her düşünceye, her kesime saygılıydı. Nerede şimdi Ahmet amca gibi siyasetçiler? Her Ramazan sahurda, Erdal dayıya Mediha teyzemin yaptığı bazlamalardan götürürdü. O kadar düşünceliydi ki herkesi ayrı ayrı düşünürdü.
Mekânın cennet olsun Ahmet amcacığım. Seni hiç unutmayacağız. Oğluna kavuştun. Keşke hiç gitmeseydin. Senin gibi güzel insanlar, iyiler hiç gitmese; hep kalsa… Seni çok özleyeceğiz. Yerin dolmayacak