Unpazarı’nın ot süpürgesi kokusunu, bakkaldan alınan Şaşmaz deterjanın dil bisküvilerine sinen o nostaljik ıtırını bugün hangi modern zaman unutturabilir ki insana?
Aziz babamın o asil, nezaket dolu “Üç adım geri git, ellerini birleştir.” terbiyesiyle büyüyen; annesinin o tatlı sert disipliniyle ev sıcaklığını ilmek ilmek dokuyan o küçük kız çocuğuyum ben...
Biz, Radyocu Doğan’ın tezgâhından eksik olmayan o emektar radyoda sadece Türk sanat müziği dinleyerek ruhunu besleyen çocuklardık. O siyah radyonun tılsımı hafızamızda bir başkaydı.
Kalbimiz minicik yaşta bir sevda koruna düşer de âşikâr olur diye Ferdi Babaları, Müslüm Babaları teypten gizli gizli dinleyen; ama Neşet Ertaş’ın o sevdalı bozlaklarında teselli bulan mahzun yüreklerdik.
Annemin iki briket üstüne kurduğu çalı çırpı ocağındaki patlıcan közünün dumanı, çeşmelerden süne süne getirdiğimiz o büyük su bidonlarının ağırlığı hâlâ hafızamın en taze yerinde birer madalya gibidir.
Komşu kavgalarında duyduğum “aasikli” (eksik etek) kelimesinin o talihsiz ve sarsıcı anlamını öğrendiğim günkü burukluğu, kışlanın altındaki bahçeden atılacak Ramazan topunu bekleyen çocukların saf coşkusunu dün gibi taşıyorum kalbimde.
Kömürlük damında, elimizde Kumdöken’den doldurulmuş buz gibi Çamlık suyuyla, toprak testilerin başında beklerdik o ezan-ı şerifi...
Top patlar, ezan semaya yükselir ve dünya; o mübarek yer sofrasının bereketinde, o tek kanallı TRT’nin sükûnetinde yeniden kurulurdu bizim için.
Yozgat’ın o eski, o güzel ve o asil günlerinin hatırası; kalbimin en müstesna köşesinde sakladığım, bir ömürlük beraat vesikasıdır...