İnsan doğası, kendine verilen en saf hediyeyle başlar: duygular. Kızgınlık, sevgi, korku, üzüntü, özenme… Hepsi birer misafir gibi kalbimize uğrar; gelir, kalır ve sonunda yerini başka bir duyguya bırakır. Ancak bu misafirleri kapı dışarı etmeye çalıştığımızda ortaya çıkan sonuç, çoğu zaman duygunun kendisinden daha yıpratıcıdır. Psikoloji bilimi bugün bize gösteriyor ki, bastırılan her duygu bir bedel ister.
Kızgınlığın şiddete, özenmenin kıskançlığa, korkunun paniğe dönüşmesi tesadüf değildir. Duygular bastırıldığında bilinçdışı onları yeniden şekillendirir ve çoğu zaman sağlıksız bir biçimde geri döndürür. Bu dönüşüm, aile ortamında öğrenilen davranış kalıplarıyla daha da güçlenir. Bir çocuk, kızgınlığın bağırarak ifade edildiği bir evde büyüyorsa, yetişkinliğinde öfkesini yönetmekte zorlanması şaşırtıcı değildir. Sosyoloji bu noktada devreye girer ve bireyin duygusal davranışlarının sadece kişisel değil, toplumsal kodlarla da belirlendiğini hatırlatır.
Kültürümüzde “öfke kötü”, “korku zayıflık”, “üzüntü ayıp” gibi kalıplaşmış söylemler, bireyin kendisiyle barışmasını zorlaştırır. Oysa duygu, kendi varlığının kanıtıdır. Bastırıldığında ise içimizde birikip davranışa yön veren görünmez bir baskıya dönüşür. İlmi çalışmalar, kronik depresyonun çoğu zaman uzun süre ifade edilemeyen üzüntü ve korkunun biriktiği noktalarda ortaya çıktığını gösterir. Sevgi bile yanlış işlendiğinde sahip olma ve kontrol çabasına dönüşür; çünkü ifade edilmeyen hiçbir duygu doğal hâlinde kalamaz.
Peki ya kodlarımız? Kalıplarımızı yasarsak bugünün etkisi azalır mı? Evet, duygular tanındıkça güçsüzleşir; farkındalık arttıkça zarar verme potansiyeli azalır. Kızgınlık, doğru ifade edildiğinde şiddete dönüşmek zorunda değildir. Eğitim sistemimizin ve aile yapımızın burada büyük bir sorumluluğu var: Duyguyu suçlamak değil, anlamak. Öğretmek. Sağlıklı ifade etmeyi modellemek.
Toplumsal dönüşüm, bireyin duygusunu tanımasıyla başlar. Duygularımızı bastırdıkça bize ait olmaktan çıkar; bize öğretilenlerin esiri oluruz. Ama onlara söz hakkı verdiğimizde, insan olmanın en değerli yanına yeniden kavuşuruz: Kendimizi anlayabilme yeteneğine. “
“Duygudan kaçma, duygunu ve kendini tanı; bastırdığın değil, anladığın duygu iyileştirir.”