“Bir merhaleden güneşle deryâ görünür,
Bir merhaleden her iki dünya görünür,
Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer;
Geçmiş gelecek, cümlesi rü’yâ görünür.”
İnsan; “yetîm-i akran” olmanın ne demek olduğunu, gün akşama yaslanınca çok daha iyi anlıyor. “Hayata berâber başladığımız” dostlarla yollarımız bir bir ayrılıyor. 70’li yılların o çok zor şartlarında “Dîn ü devlet, mülk ü millet” için mücâdele bayrağını birlikte yükselttiğimiz arkadaşlarımız;
"Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir;
Gelen durmaz, giden gelmez bu bir sır.”
hükmünce birbiri ardından Âhiret Yurdu’na göçüyor.
“Onlar” diye tesmiye ettiğimiz; başı dik, alnı ak ve sevdâsı Hakk olan, “Kevser akan ‘Gül’ kokan” ; Anadolu’nun alın teri, “Bu Ülke”nin “yerli”leri, Türk’ün yürek sesi, Türk Dünyası’nın beşik kertmesi ve ideâlizmin son efsânesi olan “Bizim Çocuklar” da artık gönül semâlarımızdan bir yıldız gibi kayıp gidiyor. Bu dünya hayâtına vedâ edip “Meçhûle giden bir gemi”ye binen gönüldaşlarımız “Gittikçe Artan Yalnızlığımız”a yeni bir yalnızlık daha ekliyor…
“Kûs-i rıhlet” çalınca, sararan yapraklar düşüyor dalından. Bizler; eksik günlerimizi tamamlamayı beklerken, vakti gelenler hicret ediyor bu hayat masalından.
Fuzûlî’nin:
“Gelin ey ehl-i hakîkat, çıkalım dünyadan
Gayrı yerler görelim, özge safâlar sürelim…”
dizelerinde ifâde ettiği gibi; ten kafesi açılırken; can kuşu hürriyete kanat çırpıyor, gemilerin geçmediği sonsuz bir ummâna yol alıyor… Güneş gurûb ediyor, zaman birden kırılıyor ve âniden Bâkî Âleme bir kapı açılıyor. Herkes için, gün batıyor, söz bitiyor, kalp duruyor, ibre sona vuruyor… Âdemoğlu; kaçınılması aslâ mümkün olmayan başlangıcın sonuna ya da sonun başlangıcına vâsıl oluyor ve geriye “ömür” denilen “Yerin üstünde görüp geçirdiğimiz rü’yâ” kalıyor… “Her başlayan bitiyor, her gelen gidiyor, her yeni eskiyor, her tâze bayatlıyor, her yaşayan ölüyor, her şey zevâl buluyor ve sâdece ezelî ve ebedî olan Allah bâkî kalıyor.”
Dede Korkut’un; “Gelimli gidimli dünyada, son ucu ölümlü dünya” diye ifâde ettiği bu fâni hayatta ölüm, “..Her nefsin mutlaka tadacağı..” ve inkârı katiyen mümkün olmayan apaçık bir hakîkattir. Ölüm; ölümün öldüğü ebedî bir âlemde yaşanan rûhî bir hayattır. Ölüm, inancımıza göre sayılı nefeslerimize son noktayı koysa bile, ebedî dünyaya vâsıl olmamızı sağlayan bir mukadderattır. Ölüm; “..İnnâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn..” emr-i İlâhî’sine icâbet etmekle başlayan bir vuslattır. Ölüm; Âhiret hayatının başlangıcı olan berzâh -kabir- âleminin giriş kapısında ölümsüzlük için alınan bir berattır. Ölüm; her lahzâ kendisini bize hatırlatan, ama bizim bir türlü idrâk edemediğimiz “En büyük vâz ü nasîhattir.” Ölüm, duymak istemesek de duymak mecbûriyetinde olduğumuz bir nidâdır. Ölüm, “vakitsiz geldi” desek de; boyun eğmek mecbûriyetinde kaldığımız bir vedâdır. Ölüm; herkesin ödemek mükellefiyetinde olduğu bir borcu edâdır. Ölüm; “Ta haşre kadar sürecek / Bir şeb-i yeldâdır.” Ölüm, aslında bir “elvedâ” değil, yeni bir hayâta “merhabâ”dır…
İşte; “Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!” diyerek can emânetini teslim etmek ve ölümsüzlük diyârı olan vatan-ı aslîsine kavuşmak için Dr. Ahmet Tevfik Ozan da bir mübârek Cuma günü “Ircı’i!” * emrine icâbet etti…
Ozan; bir şiirinde;
“Şâir ne ki hüzün, akşamla giden ömre yanarsın?
Gurûbunda güneşin, bin sabah müjdesi var!
Sen hasret pınarıyla Sevgili’ye kanarsın
Ve sana kabristanlar; kış da, binlerce bahar!..”
dediği ve “Ölüm şerbetiyle bize can gelir” dizesiyle vasfettiği Bâkî Âlem’de yeniden hayat bulmak için Hakk’a yürüdü.
Ahmet Tevfik Ozan, şâirin;
“Kurulu yayımdan çıktım,
Ok olur Sana gelirim.
Var olmak bu ise bıktım,
Yok olur Sana gelirim.”
dediği gibi; 15 Ocak 2021 tarihinde, bir Elazığ ağıtında; “Can ağrısı tesir etti koluma” diye târif edilen ânî bir kalp krizi neticesi dünya misâfirliğini tamamladı ve bir ikindi güneşi gibi birdenbire gurûb etti. O; yıllar önce yazdığı bir şiirinde ölümü;
“Ölüm, sen kar mısın şerbet tasında?
Sılada yârmısın gurbet yasında?
Ak oldun saçımda taşıdım seni
Bir çiçek nar mısın dert ortasında?!..”
diye târif etmiş ve “Kanadına gök değmemiş güvercinlerin” yurduna sefer edeceğini dizelere dökmüştü.O; fâni dünyada bir yudum su içmektense, Cennet bahçelerindeki Kevser dolu şadırvanlardan kana kana nûş etmeyi arzuladı ve dünya zahmetinden Allah(c.c.)’ın rahmetine hicret ederek Rahmet-i Rahmân’a kavuştu.
O’nun “Sonsuzluğun Sâhibi”ne ulaşması, Sâdi Şîrâzî’nin;
“Öyle bir ömür geçir ki olsun;
Mevtin sana hande, halka mâtem”
dediği gibi ona vuslat, bize hicrân oldu. Ahmet Tevfik Ozan; Cuma namazı sonrası medfûn olduğu Harput Mezarlığı’ndan, hâl diliyle;
“Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun…”
derken, onu tanıyan ve hakkında istisnâsız hüsn-i şehâdet eden herkes; gözleri terleten bir melâl ve hazin bir teessür içinde kaldı. Çünkü Dr. Ahmet Tevfik Ozan, bizim; îmanına, ihlâsına, irfanına, insanlığına, ideâlistliğine, dürüstlüğüne, vatan ve millet sevdâsına her iki cihanda şâhitlik edeceğimiz kelimenin kâmil mânâsıyla bir güzel insandı. Yüce Rabbimiz, Mahşer günü onu da bize şâhit kılsın inşaAllah…
O; ismiyle müsemmâ, özü güzel, sözü güzel, yüzü güzel, gönlü güzel, istikâmet sâhibi muttakî bir Müslüman, ruhunun bütün hücrelerine kadar Türk, Yusufiyeli çilekeş bir alperen, bir ömür “Türk-İslâm Ülküsü” için alın, zihin ve gönül teri döken çok kıymetli bir şâir, hâzık bir hekim, vefâlı bir dost, kadirşinas bir ağabey, kültür çağlayanı bir deryâ dil, millî düşünce ufkuna sâhip bir münevver, sağduyulu bir Anadolu insanı, bu toprağın değerlerine yürekten bağlı bir ehl-i dil, nesli tükenmeye yüz tutan bir ahlâk numunesi, her hâliyle bir karakter âbidesi ve“Gül” kokulu bir El-Azîz beyefendisiydi. O; ömür defterinin her sayfasını; Muhabbet-i Rasûlullah, Muhabbetullah, Mârifetullah ve Aşkullah ile kaleme alan,“Sünnet sancağındaki îman” ve “Rahmet kucağındaki Sübhan yazısı”nı rûhunun bütün hücrelerinde duyarak ömrünü tamamlayan, ‘Allah (c.c.) hatırından daha üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha âlî bir menfaat’ olmadığını hâl-i hayâtında ortaya koyan ve hayatını îmânına şahit tutan altın kalpli bir gönül adamıydı...
SÜRECEK