Asırlardır idrâksizliğin kefenini giydirdik tertemiz duygularımıza... Gündüzlerimiz, Hilâl’siz gecelerin koynuna girdi... Baharı bekleyen düşlerimiz “Gül” kokusuna hasret kaldığı için hazan besteledi yıllardır… “Gül”ü uzun zamandır; ölçümüze mihenk, hayatımıza ahenk, hayâllerimize renk yapamadık… Hayâllerimiz; müjdeli şafakların aşkıyla yansa da, akşam alacasından artakalan bir umut ışığı bile taşıyamadı hayatımıza… Nefsâni arzularımız aşk gömleğine alev düğmesi oldu… Hep karanlık bakışlar düştü gölgelerimize… Hep batan güneşlerin arkasından bakakaldık ve sabahı olmayan asırlık gecelerde bunaldık... Kasvetli bir âsuman dünyamızı işgâl ederken, rahmet bulutları gelmez oldu topraklarımıza…
“Gül Devri”nden evvelki çöl akşamlarının karanlıkları yeniden tulû etti ufuklarımıza… Hakikat denizine yelken açan sevda akıncıları, hüzün dolu duygularla hicret eyledi coğrafyamızdan… Ukbâya sırtımızı dönerken, dünyaya demir atan karanlık kafesler îmâl ettik, gönül penceremize nefsânî duvarlar ördük ve Hakîkat’in nûruna âmâ olduk… En onulmaz çilelerin beslediği yenilgiler çiçek açtı gözyaşlarımızda… Ve hep hüsran nağmeleri duyuldu ağıtlarımızdan…
Hayatın ötesine yolcu ettiğimiz düşlerimiz ve bahar dalında açan sevda çiçeklerimiz sarardı... Güneşe gülümseyecek kardelenlerimiz ve vuslat kervanını kaybeden hayâllerimiz karardı... Zaman, kömürün küllerini elmasa dönüştürürken, “Gül” kokusunu kaybeden bizler zaman içinde büyük bir medeniyetin mirasını iflasa götürdük ne yazık ki… “Akrebin kıskacındaki” yelkovan yıllar yılı yüreğimizi hançerledi… Yelkovanla kol kola giren akrebin zehri “ruh kökümüze” kastetmek için kanımıza işledi…
Sancılar sâniye sâniye, acılar biteviye kalbimizi mesken tutarken, geceler gündüze, gündüzler de geceye içerledi… Kanadı kırık sevdalarımız umudunu yitirirken, zamana yenik düşmekten gözlerimiz terledi… Bütün bunlar, iç ve dış dünyamızda; ya “Gül”ün hiç olmamasından veya “nesne” addedilip “özne” olma fonksiyonunun kalmamasından, ya da O’nun hayatımızda şeklî olarak bulunmasındandı…
O, “Kim bir musîbete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle mâruz kaldığı musîbeti hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musîbettir” buyurmuştu. Ne dersiniz; şu an yaşadığımız buhranların, ıstırapların, atâletin, cehâletin, zulmetin ve şiddetin hepsi bizlere; O’nun tebliğ ettiği Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ve O’nun temsil ettiği mübârek sünnet-i seniyyelerin hayatımızda bulunmamasının “en büyük musîbet” olduğunu âşikâr bir biçimde göstermiyor mu?
Hebâ olmuş dünlerin, katledilmiş bugünlerin yüzünü “Gül”den ilhâm alarak yarınlarda güldürmek için “O”nu anlamaya ve hayatımıza taşımaya mecbûruz… Ertelenmiş hayâlleri, ipe çekilmiş ideâlleri, âşinâ olduğumuz melâlleri yeniden İslâm’ın cennet-âsâ iklimine erdirmek için “Gül”e muhtâcız… Dalları kırılmış, ufku karanlıklarla sarılmış, yollarına tuzaklar serilmiş, umutları yorulmuş bir medeniyeti yeniden aşka getirmek için O’nu anlamaya mahkûmuz.
SÜRECEK