Toplum olarak çok ağır haberlerin içinden geçiyoruz. Aynı hafta içinde iki farklı şehirde, iki çocuğun eline geçen silahlarla okulda öğretmenlerini ve arkadaşlarını hedef alması… Bu cümleyi kurmak bile insanın içini parçalıyor. Okul dediğimiz yer; güvenin, gelişimin, merakın ve umudun mekânıyken, artık bazı çocuklar için öfkenin ve çaresizliğin sahnesine dönüşebiliyor. Bu yaşananları yalnızca “bireysel bir sorun” ya da “anlık bir cinnet hali” olarak görmek, meselenin derinliğini gözden kaçırmamıza neden olur. Çünkü çocuk dediğimiz varlık, içinde yaşadığı dünyanın bir aynasıdır. Onun davranışları çoğu zaman bize bir şey anlatmaya çalışır. Ve ne yazık ki son zamanlarda bu anlatım biçimi giderek daha sert, daha yıkıcı bir hâl alıyor.
Çocuklarda saldırganlık ve zarar verme davranışlarının artışında birçok etkenin bir araya geldiğini görebiliriz. Öncelikle duygusal düzenleme becerilerinin yeterince gelişmemiş olması önemli bir risk faktörü. Çocuk, öfkesini nasıl ifade edeceğini bilemediğinde, bu duygu davranışa dönüşür. Hele ki bu çocuk; evde, sosyal çevrede ya da dijital dünyada şiddeti bir çözüm yolu olarak görüyorsa, model alma yoluyla bu davranışı içselleştirebilir. Anne babalar çocuklarına nasıl model oluyorlar?
Tam da bu noktada göz ardı edilmemesi gereken bir başka gerçeklik var: çocukların maruz kaldığı dijital içerikler. Şiddet içerikli oyunlar, kontrolsüz sosyal medya kullanımı ve kolay erişilebilen agresif içerikler; çocukların gerçeklik algısını ve problem çözme becerilerini doğrudan etkileyebiliyor. Elbette burada tek başına dijital dünya suçlu değildir. Ancak denetimsiz, sınırsız ve rehbersiz bir dijital maruziyet; çocuğun iç dünyasında var olan öfke, yalnızlık ya da anlaşılmama duygularını daha da derinleştirebilir. Gerçek hayatta ifade edilemeyen duygular, sanal dünyada farklı biçimlerde kendine yer bulurken, bu durum bazen gerçek davranışlara da yansıyabilir.
Bir diğer önemli nokta ise ihmal edilen duygusal ihtiyaçlar. Görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan çocuk; zamanla kendini ifade etmenin başka yollarını arar. Bazen bu bir içe kapanma olur, bazen de dışa yönelen bir öfke patlaması… Özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı ile birleşen bu durum, kontrol edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilir.
Peki ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor: Bu sadece “o çocuğun” meselesi değil, hepimizin sorumluluğu. Aileler olarak çocuklarımızla kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmek zorundayız. Onlara sadece “ne yaptıklarını” değil, “ne hissettiklerini” sormalıyız. Duyguların konuşulabildiği evlerde, davranışlar daha az bağırır. Dijital kullanım konusunda ise yasaklamak yerine rehberlik etmek büyük önem taşır. Çocukların ne izlediğini, ne oynadığını bilmek; içerikleri birlikte değerlendirmek ve yaşına uygun sınırlar koymak gerekir. Alternatif olarak spor, sanat ve sosyal faaliyetlerle çocuğun gerçek yaşam bağlarını güçlendirmek, dijital dünyanın etkisini dengeleyebilir.
Okullar ise sadece akademik başarıyı değil, sosyal-duygusal gelişimi de merkeze almalı. Rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, erken risk taramaları ve duygusal beceri eğitimleri artık bir lüks değil, zorunluluktur. Bir çocuğun sessizliği de, öfkesi de fark edilmelidir.
Ve belki de en önemlisi… Çocukları sadece “sorun çıktığında” değil, her zaman görmeye, duymaya ve anlamaya çalışmak. Çünkü çoğu zaman bu tür büyük olayların öncesinde küçük sinyaller vardır. Ama biz o sinyalleri ya fark etmeyiz ya da önemsemeyiz. Bugün yaşadığımız bu acı olaylar karşısında üzgünüz, öfkeliyiz, çaresiz hissediyoruz. Ama bu duyguların bizi harekete geçirmesi gerekiyor. Daha fazla konuşmaya, daha fazla fark etmeye ve daha fazla sorumluluk almaya ihtiyacımız var.
Çünkü her çocuk, doğru zamanda duyulursa; bir felaketin öznesi değil, bir umudun taşıyıcısı olabilir.