Günün birinde yolu bir dergâha düşen, kendi halinde bir adam; içeride bir Mevlevî ile bir Bektaşî’nin tatlı bir sohbet içinde olduğunu görür. Sessizce yanlarına yaklaşır, selam verir ve dergâhı merak ettiğini, zikirlerini izlemek istediğini söyler.
Erenler, gönül kapılarını açar ona… Her biri kendi yolunu incelikle, kırmadan, incitmeden anlatmaya başlar. Adam onları dinlerken, bir yandan da gözleri üzerlerindeki kıyafetlere takılır.
Mevlevî’nin hırkasının kolları öylesine geniş ve uzundur ki, neredeyse hem ellerini tamamen örtmekte hem de içine birkaç kol sığacak kadar bol görünmektedir. Bektaşî’nin kıyafeti ise tam tersidir; kolları dar, kısa ve bilekleri açıkta bırakacak kadar sadedir.
Bu farklılık adamın zihninde bir soru uyandırır.
Önce Mevlevî’ye döner:
“Pirim,” der, “kollarınız neden bu kadar geniş ve uzun? Bunun bir hikmeti var mı?”
Mevlevî hafifçe tebessüm eder. Kollarını kaldırır, ellerini birleştirir ve şöyle der:
“Evet, vardır… Biz insanların kusurlarını, ayıplarını, günahlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.”
Bu cevap adamın gönlüne dokunur. Ardından Bektaşî’ye yönelir:
“Peki ya siz pirim? Sizin kollarınız neden bu kadar dar ve kısa? Siz de örtmez misiniz insanların kusurlarını?”
Bektaşî kısa bir duraksamanın ardından gülümser ve der ki:
“Bizim örtmeye ihtiyacımız yoktur… Çünkü biz, insanların kusurlarını görmeyiz.”
O an dergâhın duvarlarından daha derin bir sessizlik iner adamın kalbine…
Ve insan anlar ki;
Asıl mesele kusuru örtmek değil, kusur aramaktan vazgeçmektir.
Ne kusursuz insan ara…
Ne de insanda kusur…
Çünkü kusursuz insan yoktur. Kusur arayan göz ise, gördüğü her ayıpla önce kendini kirletir. Başkalarının eksiklerini büyüten, kendi kalbini küçültür. Affeden büyür, örten yücelir, görmezden gelen ise huzura erer.
İnsan, başkasının hatasını değil; kendi kalbinin temizliğini büyütmelidir. Zira gerçek güzellik, kusursuz olmakta değil; kusura rağmen sevebilmekte, affedebilmekte ve incitmeden yaşayabilmektedir.
Alıntı.