İnsan, kendisine sunulan nimetleri fark edebildiği ölçüde insanlığını derinleştirir. Şükür, yalnızca dilde kalan bir teşekkür değil; kalpte hissedilen, davranışlara yansıyan bir bilinç hâlidir. Ancak bu bilincin yokluğu, yani nankörlük, insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle olan bağlarını zayıflatan tehlikeli bir hastalıktır.
Nankörlük, çoğu zaman sahip olunanın kıymetini bilmemekten doğar. İnsan, elindekine alıştıkça onu sıradan görmeye başlar. Oysa bir zamanlar dua ile istenen, hayal edilen şeyler, bugün değersizmiş gibi kenara itilir. Bu durum, insanın iç dünyasında bir boşluk oluşturur. Çünkü şükür, ruhu beslerken; nankörlük ruhu köreltir.
Nankörlüğün ilk bedeli, huzurun kaybıdır. Sürekli eksik olana odaklanan kişi, sahip olduğu güzellikleri göremez. Bu da onu doyumsuz, memnuniyetsiz ve mutsuz bir hâle sürükler. Oysa şükreden insan, az ile yetinmeyi bilir ve kalbinde bir dinginlik hisseder.
İkinci bedel ise ilişkilerde ortaya çıkar. Nankör bir insan, yapılan iyilikleri çabuk unutur, fakat gördüğü en küçük hatayı büyütür. Bu da güveni zedeler, dostlukları yıpratır. Kimse kıymeti bilinmeyen bir iyiliği sürdürmek istemez. Böylece nankörlük, insanı yalnızlığa iter.
Daha derin bir boyutta ise nankörlük, insanın Yaradan ile olan bağını zayıflatır. Verilen nimetleri görmezden gelmek, onları veren kudreti unutmaya kadar gider. Oysa şükür, insanı Rabbine yaklaştıran en güçlü bağlardan biridir. Nankörlük ise bu bağı zedeler, kalpte bir gaflet perdesi oluşturur.
Sonuç olarak nankörlük, dışarıdan küçük bir kusur gibi görünse de etkileri oldukça derindir. Huzursuzluk, yalnızlık ve manevi kopuş, bu kusurun kaçınılmaz bedelleridir. Bu yüzden insan, her hâlükârda şükretmeyi öğrenmeli; sahip olduklarının farkına vararak yaşamayı ilke edinmelidir. Çünkü kıymet bilmek, yalnızca bir erdem değil; aynı zamanda insanı ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir.