Çanakkale, tarihin tozlu sayfalarına hapsedilecek bir kronoloji değil; bir devrin battığı ama bir milletin küllerinden doğduğu muazzam bir Osmanlı zaferidir. 1915’te Gelibolu’da yaşananlar, dünyanın en modern teknolojileriyle bir milletin sarsılmaz imanı ve azminin göğüs göğüse gelmesidir. Batılı devletlerin “hasta adam” diyerek mirasını paylaşmaya geldiği Cihan Devleti, Çanakkale’de tüm dünyaya henüz ölmediğini, son kalesini canı pahasına koruyacağını haykırmıştır.
Bu büyük destanın kalbinde, her biri birer kaya gibi duran kahramanlar vardır.
Çanakkale’yi “Çanakkale” yapan; mekanizması bozulan topun başına geçip, 215 kıyye ağırlığındaki mermiyi “Ya Allah” diyerek sırtlanan ve İngiliz devini sulara gömen Seyit Onbaşı’nın omuzlarındaki yük, aslında bir vatanın kaderiydi.
Çanakkale’yi “Çanakkale” yapan, künyesi bile bulunamayan, mezar taşı dahi olmayan binlerce isimsiz kahramandır. Onlar, 1915 yılında okulunu bırakan ve o yıl tek bir mezun bile veremeyen Tıbbiyeli öğrencilerdir; onlar, annesinin “Vatana kurban olsun” diye saçını kınalayıp cepheye gönderdiği, henüz bıyığı terlememiş 15’lilerdir. Cepheye mermi taşıyan kadınlar, babasının yanında barut kokusuyla büyüyen çocuk kahramanlar ve Nusret Mayın Gemisi’nin karanlık sularda sessizce yazdığı o muazzam strateji, Osmanlı Devleti’nin tüm imkansızlıklara rağmen gösterdiği o büyük azmin resmidir.
Bu büyük zaferin ruhunda sadece erkeklerin barut kokan elleri değil,
Çanakkaleyi “ Çanakkale” yapan Anadolu kadınının o eğilmeyen başı ve vakur duruşu vardır. Bugünün “asri” rüzgârlarına kapılıp, geçmişini bir kenara itenlere hatırlatmak gerekir: Bu topraklar, bugün “gerici” ya da “cahil” yaftasıyla küçümsenen o kara çarşaflı, eli kınalı, yüreği imanlı kadınlarımızın omuzlarında yükselmiştir. Onlar, evlatlarını vatana kurban verirken, yeri geldiğinde bir erkek gibi silah kuşanıp süngü takarak o amansız ateşe bizzat daldılar.
Ne acıdır ki, bugün modernleşmeyi geçmişine sırt çevirmek sanan bir zihniyet, o kara çarşafın altında çarpan aslan yürekleri görmezden geliyor. Oysa bugünün “modern” kadını, özgürlüğünü moda dergilerine değil, kucağındaki bebeğinin örtüsünü alıp mermi ıslanmasın diye cephanenin üzerine seren o “çarşaflı” kahramanlara borçludur. Onların örtüsü geri kalmışlığın değil; iffetin, direnişin ve bağımsızlık aşkının sönmez meşalesiydi. Geçmişin o örtülü asil kadınlarını küçümsemek, aslında kendi varlık nedenini inkâr etmektir. Onlar can verdi ama vatanı vermedi; şimdi sıra onların aziz hatırasını hakkıyla savunmakta.
Tüm Aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun.