Satılmış Döner
Avustralya’ya Savaş Açan 2 Osmanlı Askeri
Tarih bazen kalabalık orduların değil, iki insanın omuzlarında yükselir. Bazen bir devletin onuru, bir cephede değil; dünyanın öbür ucunda, unutulmuş bir coğrafyada savunulur. Ve bazen kahramanlık, ne emir bekler ne de şartlara boyun eğer.
Yıl 1912… Osmanlı Devleti yorgun, cepheleri dağınık, imkânları sınırlı. Ama bir şey hâlâ dimdik ayakta: Sadakat. Sorumluluk. Ve kardeşlik bilinci.
Uzak diyarlardan gelen bir çağrıya kulak verilir. Hindistan’dan yükselen yardım talebi, Osmanlı’nın zaten tükenmekte olan nefesine bir yük daha bindirir. Ama bu yük reddedilmez. Çünkü mesele yalnızca savaş değil; bir medeniyetin vakarını taşımaktır.
350 kişilik bir birlik yola çıkar. Yolculuk daha başlamadan eksilirler; hastalık, yoksulluk ve zorluk daha ilk imtihandır. Ama kalanlar, vardıkları topraklarda yalnızca düşmanla değil, kaderle de savaşır. Mühimmatları sınırlıdır, karşılarındaki güç ise teknolojik olarak üstündür. Sonuç bellidir: Şehadet, esaret ve sessizlik…
Fakat tarih, burada bitmez.
Esir alınan ve gemilerde köle olarak çalıştırılan askerlerden ikisi kaçmayı başarır. İsimleri sıradan, hikâyeleri olağanüstü bu iki Osmanlı askerinin biri Karadeniz’in hırçın dalgalarından, diğeri Anadolu’nun sert topraklarından… Kader onları Avustralya’ya savurur. Orada yeni hayatlar kurarlar. Biri dondurma yapar, diğeri et keser. Görünürde her şey sıradandır. Ama içlerinde bir şey hiç değişmez: Aidiyet ve Türklük ruhu
1918’de bir radyoda bir haber düşer : Avustralya, Çanakkale’ye asker göndermiştir. İşte o an, her şey yeniden başlar.
Onlar için bu artık kişisel bir meseledir. Ne emir almışlardır ne de bir komutanın emrindedirler. Ama vicdanları, onları yeniden asker yapar. Kaleme sarılırlar ve tarihe geçecek o cümleyi yazarlar:
“Biz iki Osmanlı askeri olarak, devletimize savaş açan Avustralya’ya savaş açmış bulunmaktayız.”
Bu bir meydan okumadır. Ama aynı zamanda bir duruşun ilanıdır.
İki kişi… Bir devletin karşısında eylem yapmaya başlarlar...
Tren raylarını sökerler, trenler devrilir, karakolları basarlar. Bu, bir isyan değil; bu, bir sadakat manifestosudur. Sayıları azdır ama iradeleri büyüktür. Modern bir devletin düzenini sarsacak kadar kararlı, bir milletin onurunu temsil edecek kadar güçlüdürler.
Sonra kaçınılmaz son gelir. Karlarla kaplı bir dağda etrafları kuşatılır, yalnız ama başları dik… İki Osmanlı askeri son kurşunlarına kadar çatışarak şehit düşer.
Bugün isimleri belki tartışılır, mezarlarının yeri belki gizlenir, hikâyeleri belki başka milletlere atfedilir… Ama gerçek değişmez:
Onlar, unutulmuş bir cephede, hatırlanması gereken bir duruş sergilediler.
Bu hikâye bize şunu hatırlatır: Türk’ün savaşı yalnızca toprak için değildir. Türk’ün savaşı, vatan içindir, bayrak içindir, Allah’ın rızasını kazanmak içindir. Ve o haysiyet, bazen bir ordudan değil; iki askerden doğar.
Bugün güçlü olmak, sadece teknolojiyle, ekonomiyle ya da siyasetle ölçülmez. Asıl güç, böyle hikâyeleri nesille boyu unutmamaktır. Bu kahramanlarımızı tarih kitaplarımız yazmasa da biz hatırlamak, anlatmak zorundayız.
Çünkü milletler, atalarını hatırladıkları kadar büyüktür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.