Medine Karacabay
Tahammülün İnce Çizgisi
Bugün sokaklarda, trafikte, sosyal medya ekranlarında ya da günlük koşturmacanın tam ortasında hepimizin şahit olduğu ortak bir his var: Ağır bir tahammülsüzlük iklimi. En küçük bir fikir ayrılığında köprüleri yıkmaya hazır, her an tetikte bekleyen bir toplum görüntüsü çiziyoruz. Sanki hepimiz görünmez bir savaşın içindeyiz ve en büyük amacımız ne pahasına olursa olsun o savaştan “haklı” çıkmak. Ancak kimsenin kimseyi gerçekten dinlemediği, herkesin sadece kendi sesini haykırdığı bu gürültü çağında, ıskaladığımız çok temel bir gerçek var: Nezaketi kaybettiğimiz yerde, haklılığın hiçbir hükmü kalmıyor.
Gündelik hayatın ritmi içinde bir durup etrafımıza baktığımızda, iletişimin yerini bir güç savaşına bıraktığını görmek zor değil. Apartman toplantılarından esnafla kurulan diyaloğa, televizyon ekranlarındaki tartışmalardan sosyal medyadaki yorumlara kadar her yer bir “mağduriyet ve haklılık” yarışına sahne oluyor. İnsanlar artık birbirini anlamak, ortak bir değerde buluşmak için konuşmuyor; karşısındakinin açığını yakalamak ve onu alt etmek için kelimeleri birer silah gibi kullanıyor. Oysa değerlerimizi asıl ayakta tutan şey, haklı olduğumuz anlarda bile sergileyebileceğimiz o yapıcı duruş, o eski esnafların, komşuların dilindeki “gönül alma” zarafetidir. Bugün o zarafeti, egolarımızın gölgesinde yavaş yavaş kaybediyoruz.
Bu tahammülsüzlüğün ardında, modern dünyanın insanı ittiği o “hiç hata yapmama” ve “her zaman en iyisini bilme” baskısı yatıyor olabilir. Kendimizi o kadar kusursuz görmeye odaklanıyoruz ki, en ufak bir eleştiri ya da farklı bir bakış açısı karşısında hemen savunma kalkanlarımızı kaldırıyoruz. Karşımızdakini hırpalayarak, sesimizi yükselterek kazandığımızı sandığımız her tartışma, aslında toplumsal bağlarımızda açılan yeni bir yara demek. Bir münakaşadan “Ben haklıyım!” diyerek ayrılmak, eğer geride kırılmış bir kalp ve eksilmiş bir güven bıraktıysa, o bir zafer değil, olsa olsa felsefi bir yenilgidir. Çünkü günün sonunda, sadece kendi haklılığına sarılan insan, o haklılığın getirdiği mutlak bir yalnızlığa mahkum olur.
Toplum olarak ihtiyacımız olan şey, her konuda aynı fikirde olmak değil; farklı düşündüğümüz yerlerde bile birbirimizin varlığına saygı duyabilme olgunluğudur. Bizi biz yapan, bizi bir arada tutan köklü değerler; öfkenin değil, halden anlamanın, empati kurmanın ve hoşgörünün toprağında yetişti. “Sustuğun yerden konuşmak” nasıl ki bireysel bir hakikat arayışıysa, sokağa çıktığımızda “başkalarının sesine de yer açmak” toplumsal bir şifadır. Dünyayı daha yaşanabilir kılacak olan şey, herkesin birbirini alt ettiği sahte zaferler değil; haklılığımızı bile nezaketle taşıyabildiğimiz, o hırpalamayan vakur duruştur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.