Toplumların ortak hafızasında sessizlik, özellikle kadın söz konusu olduğunda çoğunlukla bir “uyum”, bir “erdem” göstergesi olarak kodlanmıştır. İlmek ilmek örülen toplumsal alışkanlıklar, kadının birleştirici, koruyucu ve fedakar doğasını sessizlikle özdeşleştirir. Bu durum köklü değerlerin, aile bağlarının ve toplumsal huzurun korunması adına kıymetli bir zemin gibi görünse de, zamanla sessizliğin bir koruma kalkanından ziyade, bireyin kendi hakikatini gizlediği bir alana dönüşmesine yol açar. İnsan kırılmasın, düzen bozulmasın diye girilen bu sessizlik sarmalı, aslında en çok o korunduğu sanılan değerlerin içindeki samimiyeti zedeler. Başkalarının dünyası sessiz kalmasın diye içe üflenen her fısıltı, zamanla insanı kendi aynasında bir yabancıya dönüştürür.
Sessizliğin Koruma Kalkanı
Buradaki asıl kırılma noktası, sessizliği bozmanın ve konuşmanın her zaman yıkıcı bir eylem, bir başkaldırı olarak algılanmasıdır. Oysa kendi hakikatini dile getirmek; var olan köprüleri yıkmak, bizi biz yapan o güzel değerlerden kopmak ya da bir çatışma alanı yaratmak anlamına gelmez. Tam aksine, bir kadının kendi sınırlarını, emeğini, yorulduğu yerleri ve varlığını nezaketle görünür kılması, ait olduğu toplumu ve yuvayı daha sahici, daha şeffaf bir zemine taşır. Konuşmak; bağları koparmak değil, o bağları daha derin bir dürüstlükle ihya etmektir. Çünkü içinde bireyin kendi özgün sesi ve rızası olmayan hiçbir değer, kalıcı olarak yaşatılamaz.
Yıkmadan Var Olabilmek
Aynada unutulan o özü yeniden hatırlamak, toplumsal alışkanlıkların çizdiği konforlu sınırların ötesine geçmeyi gerektirir. Bugüne kadar fedakarlığın arkasına gizlenen o saf hakikatle yüzleşmek, insana öfkeyle bağırıp dökmeyi değil, varlığın asaletini sakin ve kararlı bir duruşla kelimelere dökmeyi öğretir. Kadın, sahip olduğu güzel değerleri (anne olmak, eş olmak, evlat olmak, üretmek) kaybetmeden de kendi sesini bulabilir. Konuşmak, dünyanın bizden beklediği ezberleri değil, içimizde biriken o sahici gerçeği şefkatle serbest bırakmaktır.
Zarafetin ve Vakur Sesin Hakikati
Değerlerine sadık kalarak, onları hırpalamadan ama kendi hakikatinden de ödün vermeden var olabilmek, insanın en büyük olgunluk eşiğidir. “Sustuğun yerden konuşmak” tam olarak bu eşiktir: Ne sahip olunan o asil değerlerden kopmak ne de o değerlerin gölgesinde kendini yok saymak. Bir kadının kendi değerini bilerek çıkardığı ses, yuvasına da toplumuna da bir yük değil, bilakis rehberdir. Toplumun ve insanın aradığı o asıl şifa, kırıp döken çığlıklarda değil; kendi gerçeğini zarafetle ve vakur bir sesle taşıyanların o derin hakikatinde saklıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.