Hayatın semâvî renklerinin solduğu, “eşyânın hakîkati”nin maddeye müncer olduğu, ruhlara katmer siyahı gecelerin dolduğu ve mânânın anlamının kaybolduğu bir devirde yaşıyoruz. Öyle bir devir ki; ilmin hakikati ve hakikat ilmi vahyin nefesiyle dirilmiyor, varlığın hikmeti ve zamanın kıymeti yeterince bilinmiyor, “zübde-i âlem” olan insanın “zâtı” “hoşça” seslendirilmiyor ve kâinatın gözbebeği olan “âdem”in gönül dünyasına bir türlü girilmiyor /girilemiyor…
Tarihen sabittir ki, insanlık dûçâr olduğu; îtikâdî, fikrî, ilmî, felsefî ve rûhî kriz nöbetlerinden “Gül”ün irşâdıyla kurtulmuş, O’nunla bedeviyetten medeniyete giden yolu bulmuş ve “Gül” kokusuyla gönüller itminâna kavuşmuştur… Bu sebeple yaşadığımız çağda; “Gül”ü anlamaya ve O’nun getirdiği âlemşümûl mesajları hakikî mânâsıyla idrâk etmeye bugün her zamankinden çok daha fazla muhtâcız… Çünkü “Gül”ü anlamak, İslâm’ı gerçek mânâsıyla tanımaktır…
“Gül”ü anlamak, Kur’ân’ı doğru okumaktır… “Gül”ü anlamak, vahiyle aydınlanmaktır… “Gül”ü anlamak, gönül dünyamızı anlamlı kılmaktır... “Gül”ü anlamak, “Gül” muhabbetinden Muhabbetullah’a yol bulmaktır… “Gül”ü anlamak O’nun aşkıyla rûhumuzda çerag uyandırmaktır… “Gül”ü anlamak, karanlık gecelerden müjdeli şafaklara vâsıl olmaktır… “Gül”ü anlamak, Kur’ân’ın rehberliğinde her türlü yanlışlığı bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldırmaktır... Bu sebeple olsa gerek, ârifler; “Ne ağla ne gül bugün, anla yeter” demişlerdir...
Ne var ki, “Gül”ü hakkıyla anlayamadığımız ve işaret buyurduğu ufku tam olarak algılayamadığımız için; O’nun gösterdiği istikametten uzaklaştık… Yüreklerimizi sızlatan bu güne ait hâl-i pür melâlin üzerine, hayallerimizi bile örtemez olduk… Yarınlara dair yağmalanmış umutların mahkûmiyeti ve mahcubiyetiyle baş başa kaldık… Medeniyet tasavvurumuzu yitirmemiz ve irfan kıblemizi kaybetmemiz “Gül”ü anla/ya/mamamızın tabiî bir neticesiydi aslında... Zîrâ, maşrıktan mağribe kadar bizim medeniyetimiz, ölçü olarak Kur’ân’ı, metot olarak Peygamber-i Zîşan(s.a.v.)’ı, istikâmet olarak Kıble’yi, îtikât olarak Ehl-i Sünnet’i ve mürşît olarak da “Gül Yüzlüleri” rehber edinen bir “Gül Medeniyeti”ydi...
“Gül”ü hakkıyla anladığımız ve O’nu hayatımızda yaşattığımız dönemlerde “Gül”den yansıyan ışıklar yollarımızı aydınlatırdı. Çehrelerimizdeki hüzünlü ifadeler, Gül Yetimi olmanın garipliğinden bugüne yansıyan bir tecellî olsa da, rahlelerden gönüllere yayılan “Gül” yüzlü tebessümler dilşâd olmamıza yeterdi. Çünkü bu aziz millet, mutluluğun resmini “Gül” dalından yapılmış ve “Gül” mürekkebi çekilmiş kalemlerle yüreklere çizerdi. “Gül” e muhabbeti, “Lâle”ye müştak ve mesrûr bir hayatın mütemmim cüzü sayardı. Zirâ “Gül” sâyesinde beşeriyet; İslâm tâcını giyerek insanlık mertebesine yükselmiş; akıl, “Gül”le aslî mecrasını bularak akıllanmış; yürekler “Gül” cemresiyle gönül hâline gelmiş, “Gül” aşkıyla nefisler dizginlenerek fethedilmişti… Ve bizler “Gül”ün gölgesinde kalarak; “ne yapılacağını” Kur’ân’dan, “nasıl” yapılacağını da Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’dan öğrenmiştik…
“Gül”ün gölgesinde olmadığımız zamanlar, ümmet-i Muhammed’in bahtına hep “âh etmek” düştü, hep “eyvah” demek düştü… Efendisinden kaçan kölelerin “keşke”leri, sararmış takvim yapraklarını işgal ederken, günahkâr dillerimize riyakâr tevbeler üşüştü… İnancıyla fiilleri çelişen kullar ve âsumanı dolduran samimiyetsiz duâlar yüzünden “nazlı Hilâl”in istikbâli asırlardır hep hüsran bölüştü…
Gül kokusunun olmadığı diyarlarda, “Gül” hicrânıyla beraber geldi, sabahsız geceler… O’nun Hendek’teki karnına bağladığı taş, hasret dolu bir hüzünle ehl-i dîlin gözlerinde yaş olurken, “Gül”ü şuur plânında idrâk edememenin sebep olduğu perişân devirler yüzyıllardır bize arkadaş oldu… Ne hazindir ki, hayatımızda O’nun olmadığı devirlerde pusulamız puslandı… Kıble’siz rotalarda pusuya düştüğümüz için gönül bahçemiz vîrân oldu ve gülistandaki güller hep kokusuz, kokular da hep “Gül”süz kaldı...
Dünyamız, “Gül”ün işaret buyurduğu istikamette hizaya gelmediği için; yan yana dizilen harfler sessiz, peş peşe gelen kelimeler nefessiz, alt alta sıralanan satırlar mesnetsiz, arka arkaya yazılan cümleler mukaddessiz kaldı… “Gül Medeniyeti”nden ayrı düş/ürül/memiz sebebiyle yaşadığımız kırılmalar sonucu; “muhabbet” kelimesinin sesli harflerini yitirdiğimiz, maddî kelepçeler arasında kalan sessiz harflerin de mânâlarını tükettiğimiz için, gönüller “Muhammed”e vâsıl olamadı ve â’rafta kalan ruhumuz bunaldı… Cümle kapısında kaldı cümle cevapsız sorular ve hükmünü yitirdi bütün cümleler…
SÜRECEK