Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan :” Kendimizi başka yerlerde değil, Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz.” sözleri üzerine gözler çok uzun zamandan beri giderek bozulan ve hatta kopma noktasına gelmiş bulunan Avrupa Birliği- Türkiye ilişkilerine çevrilmiş bulunuyor. 10 Aralık’ta düzenlenecek olan AB liderler zirvesinde Türkiye’ye dönük yaptırım kararları çıkması durumunda bunun ikili ilişkiler noktasında telafi edilmesi son derece zor sonuçlar doğuracağını söyleyebiliriz. 2004 yılında AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlamasının üzerinden geçen 16 yılda Türkiye’nin AB’ye üye olma noktasında elde ettiği tüm demokratik kazanımların yok edildiğini söylemek durumundayız. İnsan hakları, hukuk devleti, demokrasi konusunda AB’ye üye olmak adına yapılan reform sürecinin 2012 yılında tamamen durması ve sonrasında iç politikada yaşanan gelişmelerin sonucu olarak var olan siyasal sistemin otoriter değerler üzerine inşa edilmesi ve bununla birlikte dış politikanın tamamen askeri yöntemlere dayalı agresif bir dış politika anlayışıyla yürütülmesi bu yaşanılan sürecin temel belirleyicisi oldu. Son dönemde AB’nin Türkiye’ye dönük bakış açısını etkileyen bir başka konu ise Avrupa’ya dönük mülteci akını meselesi olmuştur. Türkiye’nin mülteci akını karşısında AB adına ileri bir karakol olarak vazife görmesi olarak özetleyebileceğimiz Avrupalı bakış açısının ikili ilişkileri sadece mülteci meselesine indirgenmesine yol açan bir faktör olduğunu belirtmek durumundayız.. Türkiye’nin de bu noktada AB’nin mülteci hassasiyetini AB’ye karşı bir koz olarak kullandığı gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz. Dış politikada Yunanistan ve Fransa gibi AB üyesi ülkeler ile Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin had safhaya çıkması, Türkiye’nin mülteci meselesi konusunda takındığı tavır, Libya meselesi noktasında oluşan gerilim ve Türkiye’nin giderek otoriter bir ülkeye dönüşmesi gibi başlıklar üzerinden toplanacak olan 10 Aralık zirvesinde Türkiye’ye dönük ekonomik , siyasi ve hukuki yaptırım kararlarının tartışılacak olması ülkemiz adına tehlike çanlarının çalması anlamına gelecektir. Türkiye ekonomisinin bugün bulunduğu zor koşulları düşündüğümüzde en büyük ekonomik ortağımız ve ihracat pazarımız olan Avrupa ülkelerinin kaybedilmesi Türk ekonomisi açısından telafi edilemez sonuçlar doğuracaktır. 10 Aralık sonrasında Türkiye’ye dönük ekonomik yaptırım kararlarının çıkması halinde ilk etapta Avrupa’ya ihracat yapan Türk şirketlerinin bir çoğu batma noktasına gelecektir. Avrupa’ ya dönük ihracatın olumsuz bir biçimde etkilenmesi ülkemizdeki bir çok sektörün zincirleme bir biçimde etkilenmesinin önünü açacağı gibi Türk finans sisteminin olumsuz bir biçimde etkilenmesini doğuracaktır. Özetle AB’nin uygulayacağı ekonomik yaptırımlar iflasları, işsizliği ve batık kredi oranlarını arttıracak ve bunun sonucunda Türk ekonomisinin tamamen felç olması sonucunu doğuracaktır. Türkiye AB tarafından önümüzdeki süreçte siyasi, hukuki ve ekonomik yaptırımlar ile karşılaşmak istemiyor ise yukarıda Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği üzere geleceğinin AB ile kurulan ittifakta bulunduğu gerçeğini hatırlamalı ve bunu sadece sözle değil eylemle de ispat etmelidir. Türkiye bunun için beş temel noktada gerçekçi dönüşümler yapmalıdır: 1) Doğu Akdeniz’de izlemiş olduğu agresif dış politikayı tamamen terk edip AB ülkeleri ile diplomasi zeminini yeniden oluşturmalıdır. 2) Yunanistan ve Fransa ile özellikle ikili yeni ilişkiler kurulmaya çalışılmalı bu ülkelerin kamuoylarına dönük politikalar geliştirilmelidir. 3) Türkiye demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda AB değerlerini önceleyen somut hedefleri bulunan bir demokratikleşme programı başlatmalıdır. 4) Vize serbestisi konusunda AB ile müzakereler özellikle Almanya üzerinden tekrar başlatılmalıdır.5) Ekonomide AB standartlarına dönüş yeniden sağlanmalı işleyen kurallı bir serbest piyasa ekonomisin için gerekli reformlar yapılmalı ve AB’nin Avrupa Yeşil Ekonomik Düzeni adı verilen programını temele alan bir ekonomik vizyon ve program ortaya konmalıdır. Yukarıda beş madde halinde özetleme çalıştığım hususların gerçekleşmesi yolunda adımlar atılması halinde Türkiye küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşu misali kanatlanacaktır. Avrupa Birliği yolunda atılan her türlü demokratik adım ülkemiz insanın huzur ve refahı yolunda atılmış adımlar olarak görülmelidir. Avrupa Birliği Türkiye açısından bir tercih değil bir zorunluluktur. AB üyesi olmak demek insanlık tarihinin bugüne dek ortaya koyduğu ortak barış ve medeniyet projesine dahil olmak anlamına gelmektedir. Türkiye demokrasiden ekonomiye var olan tüm mevcut sorunlarını ancak ve ancak AB üyesi bir Türkiye olarak çözebilir ve geride bırakabilir. Dileğim o ki Avrupa Birliğine dönük söylemler sadece sözde değil eylem planında da hayata geçsin ve Türkiye yeniden hikayesi olan bir ülke olarak anılsın ve bilinsin. Bugün yetişmiş binlerce gencini her yıl Avrupa Birliği ülkelerine beyin göçü olarak ihraç eden bir ülke olmak yerine gençlerini AB üyesi olmuş bir ülke olarak bağrına basan gençlerine medeni dünyanın imkanlarını sunan ve onların hayallerini gerçekleşmesinin önünü açan bir ülke olmayı hedeflemek bu ülkeyi yönetenlerin boynunun borcudur.