Son yıllarda çıplaklık, özgürlük ve çağdaşlık kavramlarıyla bilinçli olarak yan yana getirilmektedir. Oysa bu iki kavramın birbiriyle zorunlu bir bağı yoktur. Çıplaklık; bireysel bir tercih olabilir, ancak bunu çağdaşlığın ölçüsü gibi sunmak, düşünsel bir sığlığın göstergesidir.
Çağdaşlık; bedenin ne kadar sergilendiğiyle değil, aklın ne kadar üretken olduğu, vicdanın ne kadar diri kaldığı ve insanın ne kadar sorumluluk taşıdığıyla ilgilidir. Toplumlar, ahlaki ve kültürel değerlerini terk ederek ilerlemez; aksine bu değerleri koruyup geliştirerek güçlenir. Değerlerinden soyunan bir toplum, modernleşmez; yalnızca kimliksizleşir.
Çıplaklığın cesaret, açıklığın medeniyet olarak sunulması; düşünememenin, üretememenin ve derinlikten kaçmanın kolay yoludur. Çünkü akıl emek ister, ahlak bedel ister; teşhir ise zahmetsizdir. Bu yüzden çağdaşlık, en çok da içi boş olanların sığındığı bir vitrine dönüştürülmektedir.
Gerçek çağdaş insan; bedenini değil, fikrini ortaya koyar. Duruşuyla konuşur, edebiyle fark edilir. Özgürlük, sınırların yok edilmesi değil; insanın kendine koyduğu bilinçli sınırlardır. Sınır tanımayan bir özgürlük anlayışı, medeniyet değil, savrulmadır.
Sonuç olarak çıplaklık bir tercihtir; çağdaşlık ise bir bilinç meselesi. Biri bedenle ilgilidir, diğeri karakterle. Karakterin olmadığı yerde ne özgürlük olur ne de çağdaşlık