Eğitim tarihimize baktığımızda 19.yüzyılın başından itibaren klasik Osmanlı eğitim sisteminin çağın getirdiği zorunluluklar sonucunda dönüşüme uğramaya başladığını görürüz.
Batılı tarzda açılan yeni mektepler ve bunun getirdiği yeni tedrisat anlayışı her zaman beraberinde yeni tartışmaları da doğurmuştur.
Osmanlı’nın son yüzyılında modern tedrisat veren okulların yanında klasik medrese’nin de varlığını devam ettirmesi; Cumhuriyet döneminde son bulmuş ve yeni rejim tamamen batılı tarzda bir eğitim öğretim sistemine geçme kararını vermiştir.
Cumhuriyetin erken dönemlerinde eğitim meselesi her zaman en önemli mesele olarak görülmüştür. Eğitim konusunda yurt dışından birçok uzman getirtilmiş ve yeni eğitim modeli üzerine çok çeşitli uygulamalar hayata geçirilmiştir.
1930’ların sonundan 1950’lerin başına dek tamamen yerli ve milli bir eğitim modeli olarak ortaya konulan ve son derece başarılı bir biçimde uygulanan Köy Enstitüleri modeli ise yerel feodal güçlerin mesnetsiz suçlamalarına maruz bırakılmış ve bunun sonucunda dönemin siyasi iktidarı tarafından ortadan kaldırılmıştır.
O günden bugüne eğitim konusunda ülke olarak model arayışımız kaldığı yerden devam ediyor. Bu ülkede her nesil yeni bir eğitim modeli ile tanışıyor ve adeta kobay farelerine dönüşüyorlar. Son dönemde Teog sisteminin kaldırılması ve sonrasında ortaya çıkan kaotik ortam eğitim meselesine dönük bakışımızı çok net ortaya koyuyor.
Kervan yolda düzelir mantığı ile hiçbir eğitim modeli başarılı ve verimli kılınamaz. Bu ülkenin son derece iyi yetişmiş eğitimcileri varken eğitim meselesini sadece siyasetçilerin meselesiymiş gibi görmek büyük bir aymazlıktır.
Uluslararası araştırma şirketi Ipsos’un son araştırmasına göre toplumun yüzde 48’i gelecek 15 yılda eğitim sistemimizin daha da kötüye gideceğine inanıyor. Bu arada geçen günlerde OECD tarafından açıklanan Ortaklaşa Problem Çözme Testi sonuçlarına göre Türkiye 32 ülke arasında en son sırada yer alıyor.
Okul sıralarındaki öğrencilerimiz ekip halinde bir problemi çözme yeteneğinden mahrum durumdalar. 21.yüzyılda eğitim dendiğinde anlaşılan temel olgu bilgiyi ezberlemek değil bilgiyi pratik hayatta kullanabilmek ve hatta yeni sorunlara yönelik bir biçimde uygulayabilmek. Bizim şu an konuştuğumuz ise eğitimin temel niteliğine dönük değil biz şu an sadece hangi öğrenciyi nereye ve nasıl yerleştireceğimizi konuşuyoruz.
Oysa eğitim bir rekabet alanı olmak dışında bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi sürecidir. Bugünkü eğitim sisteminde çocuğunuz ister Fen lisesine ister meslek lisesine gitsin sonuçta bu çocukların önüne üniversite alternatifi dışında herhangi bir alternatif sunamıyoruz.
Üniversiteye gitmesi ise çocuğunuzun bundan sonraki hayatında başarılı ve mutlu bir birey olacağını asla garanti etmiyor. Bundan ötürü şu veya bu sınav sistemi üzerinden değil yeni çağın gerçekleri üzerinden eğitim sistemimizi kurmak zorundayız. Şu anda bir çok gelişmiş ülke kendi eğitim sistemlerini gözden geçirirken bizim zaman kaybetmemiz 21.yüzyılı da kaybetmemiz anlamına gelecek.
Boş tartışmalarla zaman geçirmek yerine eğitim konusunda gerçekçi programlar ortaya koymak durumundayız. Bu konuda bu ülkede yetişmiş son derece donanımlı uzman ve eğitimci kadrosuna sahibiz fakat görülen o ki bu yemeği pişirecek aşçı henüz ortada yok. Eğer bizler bu yüzyılın gerçeklerine uygun bir eğitim modeli oluşturabilirsek sahip olduğumuz beşeri sermaye gücümüzle bugünkünden çok daha zengin ve müreffeh bir ülke konumuna gelebiliriz.
Fakat eğer bu gerçekleşmezse Türkiye nasıl ki 10 yıldır orta gelir tuzağını aşamamışsa orta eğitim tuzağını da aşması mümkün gözükmüyor.