Kul kaderini yaşar; fakat nankör, yaşadığını kader diye masumlaştıramaz. Çünkü kader, kulun niyetinden, tercihinden ve duruşundan bağımsız değildir. Allah zulmetmez; insan kendine zulmeder. Başına gelen her musibeti “kader” diyerek temize çekenler, önce nankörlüklerini görmezden gelirler.
Kader, tembellik perdesi değildir. Kader, sorumluluktan kaçış cümlesi hiç değildir. Çalışmayanın fakirliği, ahlâksızlığın huzursuzluğu, nankörlüğün bereketsizliği kader değil; ilahi adaletin tecellisidir. Allah, kuluna hak ettiğinden fazlasını vermez; ama nankör olana da sahip olduklarını tek tek geri alır.
Nankörlük sadece nimeti inkâr etmek değildir.
Verileni hor görmek, sabrı küçümsemek, şükrü geciktirmek, hatayı başkasında aramak da nankörlüktür. Allah’ın verdiği eşe razı olmayan, nasibini küçümseyen, elindekini değil başkasındakini sayan; sonunda elindekini de kaybeder. Bu bir tesadüf değil, ilahi bir ölçüdür.
Kur’an açıkça bildirir:
“Şükrederseniz artırırım, nankörlük ederseniz azabım şiddetlidir.”
Bugün insanların çoğu artırılmayı değil, şikâyeti seçiyor. Dua etmeyi biliyorlar ama şükretmeyi bilmiyorlar. İstiyorlar ama sabretmiyorlar. Talepkârlar ama sadık değiller. Sonra da başlarına geleni kader sanıp isyan ediyorlar.
Kul, başına gelen her şeyden sorumlu değildir; ama davetiye çıkardığı sonuçlardan sorumludur. Yanlışı ısrarla yapan, uyarıyı umursamayan, edebi terk eden birinin yaşadığı yıkım kader değil; hak ediştir. Allah kimsenin rızkını kesmez; kul bereket kapılarını kendi eliyle kapatır.
Nankör insanın en büyük cezası, nimetin çekilmesi değil; nimetin farkındalığının alınmasıdır. Gözü doymayanın elindekinin kıymeti olmaz. Kalbi körleşenin kaderi ağır olur. Çünkü Allah, kıymet bilmeyene kıymet vermez.
Sonuç şudur:
Kul kaderini yaşar, evet…
Ama nankör, yaşadığının çoğunu kendi eliyle çağırır.
Şükür kapısı açıkken şikâyeti seçen, sonunda adaletten şikâyet edemez.
Herkes kaderini konuşur;
ama herkes hak edişini konuşmaktan kaçar.
Ve vesselâm…