Satılmış Döner
Ortadoğu’nun Kırılma Yüzyılı: Haritaların Değil İradelerin Çöküşü
650 yıllık cihan imparatorluğu Osmanlı Devleti, modern çağın güç dengeleriyle yüzleştiği kritik bir eşikte çözülme sürecine girdi. Bu sürecin dönüm noktalarından biri, II. Abdülhamid’in, Selanik destekli İttihatçılar tarafından gerçekleştirilen siyasi müdahale ile tahttan uzaklaştırılması oldu. Selanik, İspanya’dan kovulan Yahudilerin yerleştirildiği yerdi.Yahudilere Filistin’de toprak satmayı kabul etmeyen Sultan Abdülhamit Han, tahttan indirildikten sonra adeta intikam alınmıştır. İspanya’dan kovulan Yahudilerinin yerleştirildiği Selanik’e sürgün edilmiştir.
Bu gelişme, yalnızca bir yönetim değişikliği değil; aynı zamanda imparatorluğun siyasal istikrarının ve merkezî otoritesinin zayıfladığı yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ardından gelen süreçte Osmanlı Devleti, iç siyasi çatışmalar, savaşlar ve dış baskıların kesişiminde giderek daha kırılgan bir yapıya sürüklendi.
Bu çözülme süreci, aynı zamanda küresel güç merkezlerinin bölge üzerindeki etkisinin arttığı bir döneme denk gelmiştir. Avrupa merkezli emperyal ve milliyetçilik üzerine kurgulanmış oyun, imparatorluğun tasfiye sürecini hızlandırırken, Ortadoğu ve çevresinde yeni bir jeopolitik düzenin temelleri atılması ile sonuçlanmıştır.
I. Dünya Savaşı’nın ardından yalnızca bir imparatorluk yıkılmadı; aynı zamanda bir medeniyet havzası yeniden şekillendirildi. Ortadoğu ve çevresi, yerel dinamiklerden çok küresel güç rekabetinin belirlediği yeni bir düzene açıldı.
Bu yeni dönemde emperyalist güçler, özellikle İngiltere ve Fransa, bölgeyi kendi sömürgeci stratejik çıkarlarına göre yeniden dizayn etti. Sykes-Picot Anlaşması ile sınırlar masa başında çizildi; coğrafyalar, tarihî ve sosyolojik bütünlüklerinden koparılarak parçalandı.
Bu süreçte kurulan yeni devlet yapıları, bağımsız siyasi iradeden çok, dış destekli yönetim modelleriyle şekillendi. Özellikle petrol havzaları, uzun vadeli siyasi ve ekonomik nüfuz alanlarına dönüştürüldü. Böylece enerji kaynakları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir kontrol aracına çevrildi.
Bölgeyi kalıcı olarak yönetilebilir kılmak için sadece sınırların değil, algıların da yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Bu noktada iki yönlü bir kara propaganda hattı oluşturuldu: Bir yandan Arap dünyasına “Osmanlılar yani Türkler size ihanet etti, sizi yıllardır sömürdü, Türkler İslamiyetten çıktı” yalanı aktarılırken, diğer yandan Anadolu coğrafyasında Türklere Arapların “ihaneti” vurgulanarak ortak tarih ve ümmet bilinci aşındırıldı. Bu karşılıklı anlatılar, bölgesel birlik fikrinin zayıflatılmasına ve kalıcı bir kopmaya hizmet etti.
Oysa sahadaki gerçeklik çok daha farklıydı. Arap İsyanı, Şerif Hüseyin önderliğinde sınırlı bir siyasi hareket olarak ortaya çıkmıştı. Asıl sorgulanması gereken şey Sultan Abdülhamit Han tarafından İstanbul’dan çıkışı yasaklanan Şerif Hüseyin’i ayaklanma çıkarması için Arabistan’a kim göndermiştir? 1. Dünya Savaşında yüz binlerce Arap kökenli asker Osmanlı ordusu içinde Türklerle birlikte sömürgeci İngiliz ve Fransızlar’a karşı aynı cephede savaşmış, şehit ve gazi olmuştur. Aynı cephelerde yer almıştır. Yani tarih, tek yönlü bir kopuş değil; iç içe geçmiş bir ortak mücadele alanıydı.
Savaş sonrası kurulan yeni düzen, bu ayrışmayı ve bölünmeyi kalıcı hale getirdi. Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de bir siyasi dönüşüm süreci başlatıldı ve bu süreç, İngiltere ve galip devletlerin kontrolündeki uluslararası sisteminde desteğiyle 1948’de İsrail devletinin kuruluşuna uzandı.Siyonist planlar ve Filistinliler toprak sattı gibi kara propagandalar bir bir devreye alındı. Bu gelişmeler, bölgedeki güç dengelerini kökten değiştiren en kritik kırılmalardan biri oldu.
Kurulan İsrail devletini tanıyan ülkeler arasında, İsmet İnönü liderliğindeki Türkiye’de yer aldı. Bu adım, emperyalist sistemin belirleyici olduğu bir küresel yapının Türkiye’de ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Yeni kurulan düzen yalnızca haritaları değil, yönetim biçimlerini de dönüştürdü. Arap ülkelerinin başına getirilen elitler yani krallar Batı’da eğitildi, bürokratik ve siyasi mekanizmalar küresel sistemle uyumlu hale getirildi. Evlenecek eşleri dahi seçildi. Böylece yatak odalarına kadar kontrol edildi. Böylece devletler, görünürde bağımsız; ancak yapısal olarak dış etkilere açık bir karakter kazandı.
Emperyalizmin etkisi ile, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası düzende Türkiye, siyasi, güvenlik, ekonomi ve eğitim ekseninde büyük güç merkezleriyle uyumlu politikalar geliştirmek zorunda kaldı. NATO üyeliği ve ekonomik entegrasyon süreçleri, bu yapısal etkileşimin somut yansımaları olarak değerlendirilmektedir.
Bu kırılgan yapının en çarpıcı örneklerinden biri Suud Kralı Faysal bin Abdülaziz döneminde görüldü. Petrol politikalarında daha bağımsız bir çizgi izlemeye yönelen bu lider, bölgesel ve küresel dengeler açısından kritik bir döneme denk geldi. İsrail’in işgalci ve yayılmacı politikasını destekleyen Haçlı ittifakına karşı petrol silahını kullanan Suud Kralı Faysal, 1975 yılında, kendi sarayında Kralın yeğeni Faysal bin Musaid tarafından uğradığı suikast ile öldürüldü. Bu olay Orta Doğu’daki güç mücadelelerinin sembolik olaylarından biri haline geldi.
Enerjinin küresel güç dengelerinin merkezine yerleştiği bu dönemde, bağımsız politika üretmeye çalışan her aktör, mevcut sistem açısından risk unsuru olarak görülmüştür. Emperyalizm karşı koyan her aktörler birer birer tasfiye edilmiştir. Türkiye’de Merhum Başbakan Adnan Menderes, Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Kaddafi... Bölgedeki siyasi kırılmalar, yalnızca iç dinamiklerle değil, küresel rekabet ve güç mimarisiyle birlikte okunmalıdır.
Sonuç olarak Ortadoğu ve çevresinin modern tarihi; emperyal müdahaleler, enerji sömürge politikaları, yapay sınır mühendisliği ve algı yönetiminin iç içe geçtiği çok katmanlı bir sistemin ürünü olarak şekillenmiştir. Bugünü anlamak, bu yapının nasıl kurulduğunu ve yakın tarihimizi doğru okumaktan geçmektedir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.