Son zamanlarda Yozgat’ta altın konuşuluyor.
Sarıkaya’dan Boğazlıyan Yenipazar’a ve başka noktalara kadar neredeyse her sohbetin bir yerinde mutlaka bu mesele açılıyor. “Altın var” cümlesi ister istemez insana umut veriyor. Çünkü bu topraklar uzun zamandır umut kelimesine hasret. Ama kabul edelim, bu cümle tek başına yetmiyor.
Çünkü ekonomi dediğimiz şey sadece kaynağın varlığıyla açıklanabilecek bir mesele değil. Asıl mesele, o kaynağı nasıl yönettiğiniz, kimlerle paylaştığınız ve geride ne bıraktığınızdır. Yoksa toprağın altında ne olduğu değil, masanın üstünde ne konuşulduğu belirler kaderi.
Bir çay daha koyup düşünelim.
Altın çıkarıldı.
Kamyonlara yüklendi.
Belli bir süre istihdam sağlandı.
Bölgede bir hareketlenme oldu.
Peki sonra ne olacak?
Eğer bu iş sadece kaz, çıkar, götür mantığıyla yürütülürse geriye çok şey kalmaz. Bir süre iş olur, esnaf biraz nefes alır, piyasada geçici bir canlılık hissedilir. Ama sonra sessizlik başlar. Çünkü kaynak tükenir, şirket gider, geriye bakıldığında elde kalan yalnızca yorgun bir coğrafya olur.
Oysa işin içine yerel akıl girdiğinde tablo değişir.
Mesele sadece madeni çıkarmak değil, onun etrafında bir ekonomik ekosistem kurabilmektir. Yan sanayi oluşur, bakım-onarım hizmetleri gelişir, lojistikten mühendisliğe kadar farklı alanlarda yeni iş kolları doğar. Hizmet sektörü canlanır, meslekler çeşitlenir, gençler için seçenekler artar. Savunma sanayi de hareketlenir belki bunun yanında değil mi ama...
Ekonomistler buna “katma değer zinciri” der.
Biz çay masasında daha sade söyleriz: “İşin bereketi buradan geliyor.”
Asıl soru da tam olarak burada duruyor.
Bu yatırımlar Yozgat’ın cebinde ne bırakıyor?
Kazanç burada mı kalıyor, yoksa sadece toprağı mı terk ediyor?
Yozgat’ın kaderi sadece madenle yazılamaz. Bu, baştan kabul edilmesi gereken bir gerçek. Ama maden, doğru okunursa kaderin önemli bir satırı olabilir. Yanlış okunursa da bir dipnot olarak kalır.
Bugün yapılan en büyük hata, büyük resme bakmadan heyecanlanmak. Yatırım geldi diye sevinmek kolay. Bir temel atma töreni, birkaç manşet, birkaç açıklama… Ama o yatırımın kime, ne kazandırdığını sormak biraz cesaret ister. Çünkü bu sorular sorulmadığında, cevaplar hep başkalarının elinde olur.
Bu şehir artık şunu sormalı:
Biz bu işin neresindeyiz?
Sadece izleyen, konuşulanları takip eden, gelişmeleri uzaktan seyreden bir şehir miyiz? Yoksa sürecin parçası olan, masaya söz koyan, plan yapan, talep eden bir şehir miyiz?
Aslında her sektör için bunu sormak gerekmez mi Sevgili Hemşerilerim.
Eğer cevap “seyirciyiz” ise, altın da yetmez.
Altın gelir, altın gider.
Ama sorun kalır.
Ama “oyuncuyuz” diyebiliyorsak, işte o zaman umut var. Çünkü asıl zenginlik toprağın altında değil, masanın üstündeki akıldadır. Ve o akıl, bu şehirde fazlasıyla var. Yeter ki birbirini dinlemeyi ve aynı masada konuşmayı becerebilelim.