Kaba bir kelime, farkındayım.
Zaten artık her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini beş yaşındaki çocuklar bile biliyor. Hatta bazen doğrular o kadar yüksek sesle bağırıyor ki, biz kulağımızı kapatmayı tercih ediyoruz.
Bir gerçek var ama…
Yaşadığımız dünya düzeninde -daha doğrusu Türkiye düzeninde, daha da doğrusu Yozgat düzeninde- alenen ortada olan gerçekler ustaca görmezden gelinebiliyor. Herkes biliyor, kimse bilmiyormuş gibi yapıyor.
“Sen hırsızsın kardeşim” diyemiyoruz.
(Kardeşim kısmı sözün gelişi…)
Diyemiyoruz çünkü sistem bize susmayı öğretti. Bakmamayı, duymamayı, konuşmamayı… Hangi sistem dersiniz. Bu dünyada yaşama kuralını oluşturan ve yazılı olmayan hatlar mı?
Üç maymun derdik eskiden.
Şimdi yetmiyor.
Beş maymun, on maymun…
Görmeyen, duymayan, konuşmayanın yanına “anlamayan”, “bilmeyen”, “bana ne” diyenler eklendi.
Vay halimize.
Hancı olduğumuz bu dünyada geri sayım hızla devam ederken, eriyip giden ömrü Çamlık’ın başındaki kar gibi izliyoruz. Evet, her kış eriyor ama her seferinde “bahar gelsin bakarız” diyoruz.
Kaç yazımız kaldı bilmiyoruz.
Kaç kışımız…
Kaç Cumartesimiz…
Kaç Ocak, kaç Şubat…
Kaç akşam sofrasında bir araya geleceğiz, kaçında eksileceğiz, haberimiz yok.
Böyle bir dünyada neden gerçeklerden bu kadar uzağız?
Neden görmemekte bu kadar ısrarcıyız?
Neden duymaktan bu kadar korkuyoruz?
Bu durum Yozgat’ta da böyle, İstanbul’da da.
Sokak değişiyor, insan değişmiyor.
Coğrafya büyüyor, cesaret küçülüyor.
Bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır:
Hoca’nın evine hırsız girer, evi soyar. Komşular gelir, “Hoca, hırsız kim?” diye sorar. Hoca der ki: “Hırsızı aramayın, evde olmayan aklı arayın.”
Bugün de durum farklı değil.
Hırsız ortada, ama biz hala aklı nerede kaybettiğimizi konuşmuyoruz.
Bir de Koca Yunus anlatır…
Der ki: “Bir ben vardır bende, benden içeri.”
Biz o içerdeki benle kavga ediyoruz.
Doğruyu biliyoruz ama içimizdeki korku daha baskın.
Menfaat daha cazip.
Sessizlik daha güvenli geliyor.
Yozgat gibi Anadolu şehirlerinde bu daha belirgin.
Herkes herkesi tanır.
Herkes her şeyi bilir.
Ama kimse kimseye bir şey demez.
Çünkü “yarın yüzüne bakacağız” denir.
İyi de… Yarın geldiğinde yüzümüz gerçekten temiz mi olacak?
Bu yazı birilerini suçlamak için değil.
Bir hatırlatma.
Bir silkelenme çağrısı.
Her yanlışa “idare eder” dedikçe, yanlış büyüyor.
Her susuş, bir sonrakini cesaretlendiriyor.
Ve sonra dönüp “bu işler nasıl bu hale geldi” diye hayıflanıyoruz.
Hırsızsın diyemiyoruz belki.
Ama hırsızlığın normalleşmesine de sessiz kalmamak gerekiyor.
Çünkü suskunluk, en büyük ortaklıktır.
Hırsızlık tek bir örnek, ama içine pek çok kabahati alan bir örnek. Biz konuşamadıkça gelen gidenleri mumla aratıyor değil mi?