Yozgat’ı dinliyorum gözlerim kapalı,

Geyik tepesinden bir güneş,

Selâmlıyor büyük sabahı,

Güleç vuruyor,

Tuzlayanın, şeker pınarın,

Çatak mahallesinin evlerine...

Cam ısınıyor,

Sobaları yanmayanlara,

Ateşleri tütmeyen evlere, odalara,

Merhaba diyor...

Ne bir kilim ne bir halı,

Yozgat’ı dinliyorum, gözlerim kapalı...

İştahsız motor sesleri doluyor kulağıma,

İsteksiz saat kulesinin vuruşu,

Atatürk’ün alan’a isteksiz bakışı,

Parkta kesilmiş kavakların,

Gazeli kalmamış dalı,

Yozgat’ı dinliyorum gözlerim kapalı.

Oturuyorum Çamlığın tam ortasına,

Çam gövdeleri hışır geriniyor,

Sabahın ilk yeli geçiyor üstlerinden,

Yaprakları gövdeye “Merhaba” diyor,

Çamlık tepesinde bir karaçalı,

Yozgat’ı dinliyorum, gözlerim kapalı,

Mavi yutuyor boşlukta alı

Yozgat’ı dinliyorum gözlerim kapalı

İştahsız gıcırtılar geliyor dükkân kapılarından

Biri, birine yalandan “Merhaba” diyor,

Sonra “Selâmünaleyküm” dolaşıyor kahve masalarına,

Düşünce umudu yiyor.

Bugün günlerden Salı,

Bir sitil yoğurt alıyorum,

Ve Yozgat’ı dinliyorum gözlerim kapalı…

* * *

Hafta sonu hafta sonu çok fazla konuşmak yerine Yozgat’a dair bu satırlarla bir kez daha Abbas Sayar’ı yad ederek başlamak istedim konuya.

Yozgat’a dair ön yargılar bitmiyor/bitiremiyoruz.

Dışarıda öylesine farklı mecralarda anılıyor ki adımız.

Önceki gün ziyaretime gelen misafirim: ‘Ya Yozgat’ı tanıtamıyorsunuz ya da sizden olan büyükleriniz Yozgatlı olduklarını söylemiyorlar’ dedi.

Hakikaten öyle mi?

Gidiş o gidiş hesabından dönüp bakmıyor muyuz arkamıza?

Yozgat gibi tam anlamıyla kabuğunu kıramamış, rüştünü ispat edememiş, daha net bir ifade ile markalaşamamış şehirlerin bir kaderi var!

Olumsuzluklar çok çabuk üzerine yapışır.

Bir anda yaftalanırsınız!

Yozgat’ın kaderini karartan gerçeklerin üzerine gidebilmek, ön yargıları yıkabilmek adına biraz daha yüksek sesle ama doğru yerde konuşmalıyız.

Ve mümkünse her konunun ana fikri Yozgat olmalı.