Mesleğime dair özel günleri ya bir telefon mesajı ya da ansızın gelen kutlama telefonu ile öğrenirim.
Nedendir bilmiyorum çok fazla ilgi duymadım basın sektörünün özel günlerine, kutlama ve bayram ifadeleri ile anılan zaman mefkurelerine.
Pazar günü yani dün “24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı”; basında sansürün kaldırılış yıl dönümü (imiş).
Mesleğe başladım ‘sansür’, geldim gidiyorum ‘sansür’…
Basında sansür, kelimesine dün de yanıt aradım bugün de yanıt arıyorum öz dünyamda.
Basın da sansür size, bize, topluma ne ifade ediyor?
Mesela; siz mevcut iktidar gücünü, ona bağlı kurum ve kuruluşları eleştirdiğinizde mahkemeler yargılıyor, kolluk kuvvetleri kelepçeler vuruyor, ya da bombalar mı patlıyor?
Kendi basın kuruluşuna, mensubuna bunca cezayı kesen devlet mi oldu acaba?
İsterseniz basında sansür, baskı ve zulüm kavramlarını konuşmadan önce basın cephesinden bakalım olaylara.
Basın meslek ilkelerinden dem vursak çok mu hayalperest oluruz?
Efendim, geldiğimiz çağda, “taraf olmayan” basın mensubu profili çıkıyor mu karşınıza?
Ya iktidarın gazetecisi ya muhalefetin gazetecisi ya paranın ya da makamın gazetecisi profili çıkıyor karşımıza.
Halkın, hakkın, hakkaniyetin, basın meslek ilkelerini oluşturan o etik kuralları ve dahi vicdan sahibi basın mensubu profiline ne oldu?
Sansürden bahsederken, aslında “taraf olmanın sansürünü” yaşadığımızı yıllarca neden inkar ettik ya da görmezden geldik!
Futbol takımını destekleyen fanatik taraftar misali sürekli renklerden yana kalemler ve ekranlar.
Rengimiz ya sarı kırmızı, ya siyah beyaz…
Nerede milletin renkleri? Göstermelik de olsa Milli Takımdan yana olmaz mıydık!
Sansür, ya da sansüre uğradığını iddia eden bir basın kuruluşu ya da mensubu, önce kime, nasıl, hangi ölçülerde hizmet ediyor, kimden yana kalem oynatıyor bakmak gerekmez mi?
Yaşadığımız ülkede bilmem kaçıncı güç olarak gösterilen basın-yayın, iktidarların kurulup-yıkılmasında birinci faktör olmadı mı?
Böylesine bir güç hangi karanlık eksenlerden, alanlardan besleniyor diye sordum yıllarca kendi kendime?
Şimdi sansürü uygulayan mıdır devlet, yoksa sansür gölgesinde talan gazeteciliği, yıkım televizyonculuğu yapan mı?
Ya da sırf kendinden olduğu için beyaza beyaz, siyaha siyah diyemeyen mi?
Birkaç yıl önce Yozgat Bozok Üniversitemizin İletişim Fakültesinin davetlisi olarak öğrencilerle bir söyleşiye katılmış, burada genç bir öğrenciden ‘tarafsız basın olur mu’ sorusu almıştım.
O soruya verdiğim yanıtı bugün bir kez daha yüksek sesle dile getirmek istiyorum:
- Tarafsız olmak için önce taraflı olmalısınız?
Nasıl mı?
Türkiye geneline hitap eden bir basın mensubu iseniz evvela Türkiye’den taraf, Yozgat’ta hitap eden bir gazeteci iseniz Yozgat’tan taraf olmak zorundasınız?
İşte o vakit gerçek tarafsızlığa ulaşırsınız…
Bu fikri ömrümün sonuna kadar savunan bir basın mensubu olmaya gayret edeceğim.
Bir gerçek var ki zor, hatta zordan öte bir mesleği icra ediyoruz, çok kolay ve acımasızca yaftalanan, olumsuz algılarla itham edilen olabiliyoruz. Bunu da mümkün mertebe önemsemeyen olmak zorundasınız?
Aynı siyasi partiye mensup 3 belediye başkanından birinin haberini diğerinden bir santim üste koyduğunuzda dahi çok kolay ‘ondan, bundan, şundan’ olabiliyorsunuz? Bunun gibi daha pek çok örneğim var ama bu kadar bizden konuşmak yeter!
Modern (!) yapısı ile insan haklarında (!) öncü olarak gördüğünüz BATI ülkelerine gidin de basında sansürün alasını görün diyor, mesleğini vicdani ile milleti adına yapan tüm meslektaşlarımın gününü kutluyorum. Üzerimizde hakkı olan ve ebedi aleme irtihal etmiş olanlara rahmet diliyorum.
Not: Kelepçeler vurulan, üzerinde bombalar patlayan basın-yayın mensuplarının aslında yıllarca hizmet ettikleri karanlık güruhlar tarafından mahkum edildiğini de unutmayalım lütfen.