Türkiye’de yıllardır siyaset konuşurken en sık duyduğumuz kavramlardan biri “tek adam rejimi” oldu. Özellikle AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan söz konusu olduğunda bu ifade muhalefetin dilinden hiç düşmedi. Peki gerçekten mesele tek adam rejimi mi, yoksa adı yanlış konulmuş bir otorite tartışması mı?
Bu soruya cevap verebilmek için bugün dönüp sadece AK Parti’ye değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan gelişmelere de bakmak gerekiyor.
Meslek hayatım boyunca CHP’yi, kendi içinde tartışabilen, farklı seslere alan açabilen, gerektiğinde genel başkanını dahi eleştirebilen bir siyasi yapı olarak gördüm. Olaylı kongreler yaşandı, sert tartışmalar oldu, delegeler iradelerini ortaya koydu. Yozgat’ta da Ankara’da da Anadolu’nun birçok kentinde CHP kongreleri çoğu zaman demokrasi şöleni olarak anlatıldı.
AK Parti ise yıllarca bunun tam tersi bir tablo üzerinden eleştirildi. Parti disiplini, genel başkanın ağırlığı ve teşkilat yapısındaki hiyerarşi “tek adam rejimi” eleştirilerinin temel dayanağı oldu.
Fakat bugün yaşananlara baktığımızda bazı soruları yeniden sormak gerekiyor.
Eğer CHP’de demokrasi bu kadar güçlüydü ise neden aynı yolda yürüyen insanlar bir gecede birbirlerini suçlayabiliyor? Neden dava arkadaşları arasında derin kırılmalar yaşanabiliyor? Neden parti içindekiı tartışmalar zaman zaman kamuoyu önünde bir güç mücadelesine dönüşebiliyor?
Belki de burada üzerinde düşünülmesi gereken konu demokrasi ile otorite arasındaki ince çizgidir.
Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi siyasette de sadece özgürlük yetmez. Özgürlüğün yanında düzen gerekir. Düzenin yanında disiplin gerekir. Disiplinin yanında da otorite gerekir.
Bir aile düşünün.
Evde hiç kural olmasın. Herkes istediği saatte gelsin, istediğini yapsın, istediği kararı alsın. İlk bakışta bu durum kulağa özgürlük gibi gelir. Ancak bir süre sonra evde düzen bozulur, sorumluluklar aksar ve huzursuzluk başlar.
Bir iş yeri düşünün.
Patronun hiçbir ağırlığı olmasın. Kimse kimseye hesap vermesin. Herkes kendi doğrusu ile hareket etsin. Böyle bir işletmenin uzun süre ayakta kalması mümkün müdür?
Siyaset de bundan çok farklı değildir.
Elbette otorite dediğimiz şey baskı değildir. Otorite; korku üretmek değildir. Otorite; insanların düşüncelerini susturmak değildir.
Benim sözünü ettiğim otorite, içinde sevgi olan, saygı olan, güven olan, sadakat olan ve gerektiğinde itirazı da barındıran bir anlayıştır.
Bir gemiyi düşünün.
Mürettebatın fikri alınabilir. Tartışmalar yapılabilir. Öneriler sunulabilir. Ama fırtına çıktığında dümeni tutacak bir kaptan gerekir. Herkes aynı anda dümeni çevirmeye kalkarsa gemi limana değil kayalıklara gider.
İşte bugün Türkiye siyasetinde tartışılan konulardan biri de budur.
Yıllarca “tek adam rejimi” diye eleştirilen yapının aslında belirli ölçülerde bir otorite sistemi olduğu yönünde görüşler giderek daha fazla dillendiriliyor. Çünkü teşkilatın en alt kademesinden en üst yönetimine kadar uzanan bir hiyerarşi ve karar mekanizması bulunuyor.
Diğer tarafta ise kurumsallaşmış olduğu düşünülen yapılarda zaman zaman otorite boşluğunun doğurduğu sorunlar gözleniyor.
Kıssadan hisse şudur:
Özgürlük, başıboşluk değildir.
Demokrasi, kuralsızlık değildir.
Otorite de baskıcılık değildir.
Başarılı toplumlar, özgürlük ile otorite arasındaki dengeyi kurabilen toplumlardır.
Belki de asıl mesele “tek adam mı, çok seslilik mi?” sorusu değildir.
Asıl mesele; ortak hedef etrafında birleşebilen, eleştiriyi koruyabilen ama dağılmayan bir yapı kurabilmektir.
Çünkü tarihe baktığımızda görüyoruz ki otoritenin olmadığı yerde karmaşa, özgürlüğün olmadığı yerde ise baskı ortaya çıkar.
Marifet, ikisinin arasındaki dengeyi kurabilmektedir.
Bugün siyasetin önündeki en büyük sınav da tam olarak budur.